27 Aralık 2009 Pazar

Çimen Yaprakları

Şimdi beni avucunun içine aldın ya, kim olursan ol,
Herşey boşa gidecek birşey eksik kalırsa,
Açıkça uyarıyorum seni daha fazla üstüme gelmeden,
O sandığın kişi değilim ben, bambaşka biriyim.
Kim benim yolumdan yürümeye kalkar ki?
Kim talip olur benim dostluk ve sevgime?
Yol kuşkulu, sonuç belirsiz, yok edicci belki de.
Terk etmen gerekecek başka ne varsa, yalnız ben
umacağım senin biricik ölçütün olmayı,
Çıraklık dönemin bile uzun ve zorlu geçecek o zaman,
Vazgeçmen gerekecek tüm bir yaşam biçiminden
ve çevrendeki yaşamlara uyumundan,
O yüzden bırak beni başın daha fazla belaya girmeden,
çek elini omuzumdan,
Beni yere bırak ve kendi yoluna git.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Haz ve Izdırab

Sonra bir kadin konustu:
'Bize haz ve istiraptan bahset.'

Ve o cevap verdi:

'Hazziniz, istirabinizin maskesiz halidir.
Ve kahkahanizin yükseldigi ayni kuyu,
sik sik gözyaslarinizla dolar.

Baska türlü olabilmesi mümkün müdür?
Istirabin içinize kazidigi alan ne kadar
derin olursa, o denli çok hazzi içerebilir.

Ve sarabinizi tasiyanla, çömlekçinin firininda
yanan ayni kadeh degil midir?

Ve sesi ruhunuzu oksayan lavta, daha önce
biçaklarla oyulan tahtayla bir degil midir?

Kendinizi neseli hissettiginizde
kalbinizin derinliklerine inin.

Farkedeceksiniz ki, size bu sevinci veren,
daha önce üzülmenize neden olmustu.

Üzgün oldugunuzde, tekrar kalbinize dönün.
Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir sey için agliyorsunuz.

Bazilariniz, 'Haz, istiraptan daha anlamlidir' der;
digerleri ise, 'Hayir, istirap daha anlamlidir'.

Bense, ikisi birbirinden ayrilamaz, diyorum.

Onlar beraber gelirler.
Ve siz, bir tanesiyle masanizda otururken,
unutmayin ki, digeri de yataginizda uyuyordur.

Gerçekte siz, hazzinizla istirabiniz
arasinda bir terazi konumundasiniz.
Sadece bos oldugunuzda, hareketsiz
ve dengede kalabilirsiniz.

Bir hazine avcisi, altin ve gümüsünü tartmak için
sizi kullandiginda, haz ve istirap kefeleriniz,
ister istemez, yükselip alçalacaktir.'

8 Aralık 2009 Salı

Huzursuz Etmek İstiyorum

George Orwell "1984" adlı romanında despotizmin egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Yönetim tek egemen güçtür. İnsanlar sindirilmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlaki ve insani duygular yok edilmiştir. Kimse düşündüğünü söyleyemiyordur ve kimse birbirine güvenmez.
Bu romanı George Orwell 1949 yılında yazmıştır. Orwell gelecek korkusuyla yazmış bu romanı ve ne yazık ki bir çok şey gerçek olmuştur.
Ray Brudbary nin yazdığı "Fahrenheit 451" kitabı ise, her ne kadar 87 yaşında iken inkar etse de, sansür ve otoriter devlet üzerineydi. Romanda “kitap, üzerine yönelmiş dolu bir silahtır” der devlet ve “Onlara felsefe ya da sosyoloji gibi şeyler verme, o zaman mutsuzlukları artar” der.
İki kitap biri 1949 yılında diğeri 1951 yılında yazılmış 2 roman. İkisi de bir ütopya! devlet üzerine kurulu.
60 sene sonra bugün ise sene 2010'a merdiven dayamışken, ne yazık ki yazdıkları romanlar ütopya olmaktan çıkmış durumda. Bilirler miydi acaba korktukları devlet şeklinin aynen yaşanacağını.
Herkes dinleniyor, herkes birbirini gammazlıyor, herkes paranoyak bir şekilde dinlendiğini düşünüyor. Kimsenin birbirine itimadı kalmamış.
Herkes birbirini vuruyor, her köşede bir cinayet haberi, ahlaki çöküntü ise almış başını gidiyor, tecavüzler her gün artıyor.
Ve diyorlar "Köşe yazarları ne kadar az yazarsa o kadar huzurlu oluruz" 4 maymunu oynayın diyorlar. Diyorlar ki. "Görmeyin, duymayın, konuşmayın, yazmayın. Okumayın, okursanız huzursuz olursunuz, görmeyin,duymayın, gördüklerinize ve duyduklarınıza inanamazsınız, konuşmayın, yazmayın huzursuz edersiniz. Huzur istiyorsanız, bizim seçtiğimiz gazeteleri okuyun, bizim kanallarımızı seyredin, sizler için seçtiğimiz televizyonu seyredin. Eğlenceli şeyler var televizyonda. Televizyon izleyin mutlu olun. Eğlenin, evlenin, hangi ünlü kimin bacağını sıkmış tramvayda öğrenin, yemek yapın, paylaşın, kavga edin. Ciddi şeyler okursanız, seyrederseniz, yazarsanız huzursuz olursunuz."
Huzurum kalmadı, huzurlu olanları da huzursuz etmek istiyorum ve elimden geldiğince de huzursuz edeceğim.

4 Aralık 2009 Cuma

İletişimsizlik

Teknolojik aletleri seviyorum. Teknolojinin her türünü severim. İlerde kendime ait bir evim olursa bir odasını teknolojik aletlerle donatmayı düşünüyorum. Neyse ama biz herşeyin olduğu gibi teknolojinin de b.kunu çıkartmayı başaran bir milletiz.
Ara kuşak diyorum benim yaş civarında olanlara. Herşeyin yenilendiği bir devire denk geldik. Teknolojinin geliştiği, başımızın döndüğü bir devir. Siyah beyaz televizyondan, renkli televizyona, tek kanallı televizyondan çok kanallıya, commodore 64 lerden bilgisayara, ev telefonlarından cep telefonlarına geçildiği bir zaman bir zamanımız. Tam bir ara kuşağız yani.
Çocukluğumda kurmalı telefonların olduğunu hatırlıyorum. Manyetolu mu deniyordu yoksa. Herneyse. Telefonun yanında kurma kolu vardı. Çeviriyordun ve karşına santral çıkıyordu. Santrale numaranı söylüyordun ve bağlıyordu. Şimdi düşününce çok ilginç geliyor. Zaman geçtikçe cep telefonları olmadan ne yaptığımızı da düşünür oldum.
Teknoloji ilerliyor ilerlemesine fakat bizim iletişimimizi kaybediyoruz. Bir çok insan birbiriyle iletişemiyor artık. Cep telefonları yalan söylemek için bulunmaz bir kaynak. " Abi evde değilim, şehir dışındayım" "Şarjım bitiyor, tel çekmiyor" gibi bir sürü yalanlar söylemek gayet mevcut hale geldi. Herkes birbirine yalan söyleyebiliyor artık.
Sanal bir dünyada yaşıyoruz. Arkadaşlıklarımız dostluklarımız, hatta aşklarımız bile sanal hale geldi. Sanalda tanıdığınız insanın, gerçekte çok daha farklı biri çıkma olma olasılığı hayli yüksek. Neden olduğundan farklı bir şekilde göstermeye çalışır kendini insan, bir türlü anlamış değilim. Olmak isteyip te olamadıkları yüzünden mi, yoksa kendi egosunu tatmin mi? Sosyologlara bırakalım bu konuyu.
Evet teknoloji iyi bir şey, güzel bir şey ama kullanmasını bilene. İletişimizi kaybediyoruz. Nasıl iletişim kurulur bilmiyoruz. Hatta telefonda nasıl konuşulur onu bile unuttuk. Bu en çok iş yerimde başıma geliyor. Sanırım telefonları cep telefonları gibi sanıyorlar ve numaralarının gözüktüğünü. Arıyorlar ve "Bana x kişiyi versene", "y kişiyi ver bana", "orası neresi" gibi soruları soruyorlar. Ya da "X abi sizde şu var mı","Y orda mı","Z malının fiyatı ne kadar" gibi sorular soruyorlar telefonu açar açmaz. Telefon kullanma şekli değişti mi? Ben mi yıllardan beri yanlış biliyordum. Benim bildiğim önce kendini tanıtırsın. Aradığın yer olup olmadığını teyit edersin. Kiminle görüşmek istiyorsan onu istersin. Ya da ne istiyorsan onu söylersin. Budur ve bu çok basit bir iletişim kuralıdır. Yani en azından ben öyle gördüm. Ya da kurallar değişti benim haberim yok. Değiştiyse kurallar bana da haber verirseniz sevinirim. Geri kalmayayım.
Bol iletişimli günler dilerim.

1 Aralık 2009 Salı

Mutlu Aşk Yoktur

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı Bu silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları Hayatım Ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da

22 Kasım 2009 Pazar

...

Bir şeyleri öğrenmek acı verse de, öğrenmenin verdiği özgürlüğü yaşıyorum. Sanırım artık ÖZGÜR leşmeye başlıyorum. Sadece biraz daha zamana ihtiyacım var. Biraz daha zaman...

16 Kasım 2009 Pazartesi

Dikkat! Satış Elemanı

Uzun zamandır yazmıyordum. Diğer sitemle ve face fan sayfasıyla uğraşmaktan pek vakit bulamadım. Anlatacak, yazacak çok şey var aslında. Haberleri okudukça bir sürü yazacak şey çıkıyor, gerçi bir çoğu sinir bozucu haberler, okkalı küfürler savuruyorum etrafa bir de dükkanda tek başına satış elemanlığı, ön muhasebe elemanlığı ve sekreterlik yapınca, bir sürü ilginç ve garip insanla karşılaşıyorsun.
En çok başıma gelen olay, bir ürün yoksa yoktur veya kalmamıştır. Ürün için hiç mi yok demenizin bir anlamı yoktur. Elimizde hiç kalmadı diyorsak hiç kalmamıştır hala ısrarla 1-2 tane bile mi yok diye ısrar ederseniz gerçekten sinirleniriz. En nihayetinde ürünleri evimize götürmüyoruz. Olsa neden vermeyelim.
Alışverişe geliyorsunuz ürün alıyorsunuz ve neyin nerde olduğunu bilmediğiniz için sürekli satış elemanına soruyorsunuz. Buraya kadar sorun yok. Görevidir size vermek zorundadır. Ama size gelen bir telefonda muhabbetinizi uzatmanız sinirlenmemize neden olur. Gerekli ve önemli olduğu zaman ve kısa tutulduğu zaman sizi anlayışla karşılaşırız. Ama gereksiz ve sırf muhabbet etmek için açtıysan o telefonu, unutmayın ki orda size bakmakla görevli olan bir İNSAN var. İşim var sonra ben seni arayayım mı demek o kadar da zor değildir.
Sürekli alışveriş yaptığınız yerdeki satış elemanlarıyla iyi anlaşıyor olabilirsiniz. Normaldir, satış elemanları herkese güleryüzlü davranmak zorundadır. Artık tanımışsınızdır. Ama onlarla enseye tokat, kanka muhabbeti yapmayın. Gerçekten sevmiyoruz.
Her dükkanda veya her toptancıda belirli bir fiyat politikası vardır. Size indirimi yaparlar. Ama indirim yapıpta söylediği fiyattan da indirip bir de "Bu kadar para yeter" derseniz gerçekten satış elemanlarını zor durumda bırakırsınız ve fiyatı siz belirleyeceksiniz, bizim ne işimiz var.
Sırf erkekler çalışıyor olabiliriz. İçerde erkek müşterilerde olabilir. Tanıdık olupta içeriye saçma sapan birşekilde girmeyin. İçerde bayan müşterilerimizde olabiliyor. ( Bunu açıklamam lazım sanırım; Çalıştığım yer sanayide, yaz günlerinin birinde bir adam geldi ve tişörtünü göğsüne kadar sıyırıp ellerini de göbeğinin üstüne koyup göbeğiyle tempo tuttu)
Bir de bir sürü insan gelip alacağınız şey aynıysa tek tek söylemeyin. Mesela 2 ltlik kavanozu bir seferde 6 tane getirebilirim. Ama tek tek kavanozları istemeniz ve bizim 6 sefer içeri gidip getirmemiz bizim için gerçekten hoş değil ve bu bize işkence.
Evet ben bir satış elemanıyım ve unutmayın ki aynı zamanda müşteriyim de :)
(Gerçekten satış elemanlarını anlayanları tenzih ediyorum)

4 Kasım 2009 Çarşamba

Yalnız Bir Opera

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin


Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını


Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar


Bana Zamandan söz ediyorlar
Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir ise yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
Aşk... Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri... panayır yerleri...
ölü kelebekler... ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BİRAZ GEÇİKİLEN
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden


Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren

30 Ekim 2009 Cuma

Hüzün

Neden peşimi bırakmıyor bu hüzün. Gitsin artık istiyorum. Durup dururken gelip tam kalbimin üstüne çörekleniyor. Delik deşik zaten kalbim. Neresine tutunuyor yüreğimin, bu saçma hüzün. Sadece yüreğimde otursa iyi arasıra boğazıma kadar çıkıyor da düğümlüyor boğazımı ve yumru oluşturuyor. Ne garip şey bu hüzün. Hüzün kovan kuşu nerde peki

Üç aynalı kırk oda

Birgün hayatımı yazacağım.Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim.

21 Ekim 2009 Çarşamba

...

Benim söylemek için çırpındığım gecelerde
Siz yoktunuz.

Scream

Karanlık, gece, denizin karşısında bir bankta tek başıma ben. Gemilerin seyrediyorum, gemilerin içindeki insanları düşünüyorum. Gemi restaurantlarındaki insanları seyrediyorum. Ne kadar mutlu gözüküyorlar, içkinin verdiği mutluluk mu, yoksa sahiden mutlular mı? Vazgeçiyorum onları seyretmekten, gemileri seyretmeye devam. Bir türkü mırıldanıyor dudaklarım birdenbire aklıma geliveren " Bakakalırım giden gemilerin ardından, atamam kendimi denize, dünya güzel, serde erkeklik var ağlayamam" Orhan Veli'nin şiiri olduğunu biliyorum ama şarkıyı kim söylüyordu, hatırlayamıyorum. Aklıma geliyor sonradan Ezginin Günlüğü. "Serde erkeklik var ağlayamam" diyor Orhan Veli, " Erkekler ağlamaz" diye şarkı söylüyor Sezen Aksu. İkisine de aldırmadan ağlıyorum. Rahatlıyorum kalkıyorum. Bir sigara yakıyorum. Başka bir şarkı düşüyor aklıma " Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni" Mırıldana mırıldana karanlıkta kayboluyorum...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Gönderilmeyecek Mektup

Sen geçmişinden korkup duvarlar ördün kendine. Açtım, kaldırdım duvarları, duvarlarından içeri girdim. Ama geçmişin seni öyle bir sarmalamıştı ki, sen geçmişinden, benim kalbine ilerlememden korktun ve beni geri püskürttün. Duvarını öyle bir ördün ki, girmek mümkün olmadı bir daha. Geçmişinde yaşadığın için bugününü yaşayamıyorsun. Anlattığın bazı şeyler acı veriyor hala, geçti demekle geçmiyor kimi şeyler, sen nasıl unutamıyorsan geçmişini, bende unutamıyorum seninle olan geçmişi.
Hayallerin vardı, hayallerinini önüne geçmemek ama yanında olmak istedim. Ama sen ne yanında olmamı istedin, ne de hayallerinde bana yer açtın. Sen sadece benim sakinliğimi bir liman olarak kullandın. Demir almak zamanı geldiğinde ise limandan arkana bile bakmadan ayrıldın.
Kendinle ve geçmişinle o kadar ilgiliydin ki, kendi sesinden benim çığlıklarımı duymadım. Şimdi senin görmediğin bir yerde atıyorum çığlıklarımı, neye yarayacaksa...
Ama sanırım... Sanırım ben iflah olmam. Hala...

( Biliyorum sopalığım )

16 Ekim 2009 Cuma

Mim

Mlk beni mimlemiş. Mim gelmiş boş çevirmek olmaz. Biraz zor olacak ama başlayalım bakalım
1- Ülkenin en rahatsız olduğu zamanlarda herkesin rahatsız olması yetmezmiş gibi bir Haziran ayında annemi de gecenin bir köründe rahatsız ederek doğmuşum.
2- Feci halde İkizlerim.
3- Kitap okumayı seviyorum. Ama belirli bir tercihim yok. Bazen fantastik kitaplara, bazen psikolojik kitaplara, bazen gerilim kitaplarına takarım. Ama gerilim diyince Grange ı seviyorum ama bir de Maxime Chattam ı. Bazen Maxime ile Grange ın aynı kişi olduğunu düşünüyorum.
4- Film seyretmeyi seviyorum. Her şeyi, her çekileni seyretmek istiyorum. Festival filmlerine ayrı bir ilgi duyarım. Kimsenin sevmediği filmleri seviyorum.
5- Fotoğraf çekmeyi seviyorum. Gerçi uzun zamandır, çekemiyorum. Çekmeye başladığımda bir blog daha açıp yayınlamayı düşünüyorum.
6- Futbol, basketbol ve voleybol oynadım, boyum kısa olmasına rağmen ama hepsini sakatlanıp bıraktım.
7- Futbol maçlarını seyretmekten hoşlanmam, keyif almam. En uzun seyrettiğim maç 15 dk sürdü.
8- Tiyatroyu severim. En beğendiğim oyuncu bir çok insan beğenmese de Ferhan Şensoy'dur.
9- Satış elemanıyım. İşimden nefret ediyorum.
10- Aynı zamanda ön muhasebe elemanıyım. Muhasebeden de nefret ettim.
11- İzmire yerleşmek istiyorum.
12- Kendi işimin patronu olmak istiyorum.
13- Romantiğim
14- Kıskançlık kelimesinin anlamını bilmediğimi varsayıyorum.
15- Meraklıyım ama belli etmem.
16- Kimi zaman çok konuşurum. Kimi zaman da susarım. Susmakla bir çok şey anlatırım aslında anlayana...
17- İyi bir dinleyiciyimdir.
18- Kendi yaptığım düzenimin bozulmasından hoşlanmam. Aradığım şeyi bulmalıyım
19- Safım biraz.
20- Bütün gün çalan telefon seslerinden sonra eve geldiğimde çalan telefondan irkiliyorum.
21- Yazın müşterilere sürekli yalan söylemek zorunda kalıyorum ve bundan hoşlanmıyorum.
22- Arkadaşlık benim için değerlidir.
23- Hayatımda hiç kavga etmedim. Tartışmaktan dahi hoşlanmam. Konuşarak sorun çözüleceğine inanırım.
24- Kimi zaman depresif, kimi zaman maniğim.
25- Hafif yağan yağmuru seviyorum.
26- Yaz günü çocuğu olmama rağmen sonbaharı seviyorum.
27- Dökülen kurumuş sarı yaprakların üzerine basmaktan çıkan ses yüzünden hoşlanıyorum.
28- İlişkilerde adımdan olsa gerek özgürlükten yanayım.
29- Kitapların kıvrılmasından ve yapraklarının sayfa belirlemek için kıvrılmasından hoşlanmam.
30- Üşengecim
31- Karanlıkta oturmayı seviyorum.
32- Denizi seyretmeyi seviyorum.
33- Yazı yazmayı da seviyorum.
34- Murathan Mungan, Orhan Veli, Ümit Yaşar, Özdemir Asaf ve Edip Canseverin ayrı bir yeri vardır benim için
35- Hayalperestim.
36- Dedelerimin doğduğu topraklara gitme niyetim var.
37- Mizah dergilerini her hafta aksatmadan alırım.
38- Uykuyu seviyorum. İşten eve geldiğimde bir saat şekerleme yaparım.
39- Asla kahvaltı etmeden ve kahvaltı sonrası sigaramı içmeden evden çıkmam.
40- Yürümeyi seviyorum.
41- Bayramlarda seyranlarda, dayılarımla teyzelerimle hep beraber olmayı
seviyorum.
42- Aşka inancımı kaybediyorum.
43- Teknolojik aletleri severim. Portatable dvd playera taktım bu ara onu almak istiyorum.
44- Ağlarım, erkekler ağlamaz lafına aldırmadan ve inkar etmem ağladığımı itiraf ederim şekilde görüldüğü gibi :)
45- Birbirlerine saygısı olmayan insanlardan hoşlanmıyorum.
46- Kendime yapılmasını istemediğim şeyleri başkasına yapmam.
47- Beni uzun zamandır görmeyen insanların "Saçları beyazlatmışsın" lafına feci halde gıcığım. Başka bir cevap vermek istiyorum ama terbiyem müsaade etmiyor. Kendimi tutuyorum.
48- Kolay sinirlenmem.
49- Kolay kırılmam.
50- Herkesi affedebilirim. Ama bana yalanlar söyleyip, dolandıranı ve aldatanı asla
51- Pazar günleri yatak keyfi yapmayı seviyorum.
52- Ayrıca Pazar günleri kahvaltı keyfini de seviyorum. Ağır ağır tadını çıkara çıkara
53- Yemek seçmem. Ne bulsam onu yerim.
54- Gemide rakı-balık muhabbetini seviyorum.
55- Arkadaş evlerinden film çalmak mübah, kitap çalmak günahtır, desturuna inanırım
56- Çabuk sıkılırım.
57- Kasımpatının ve fesleğenin kokusuna biterim.
58- Koku deyince Axe tercihim
59- 160 cm boyum Kısa boyluluğumla dalga geçilmesin diye önce ben boyumla dalga geçerim.
60- Çoğu zaman kendimi seviyorum.
61- İlk çocuk sorumluluğunu taşıyorum
62- Kuralların bozulmak için olduğuna inanırım
63- Dumanlı hava sahasını destekliyorum
64- Küçükken bilgisayar mühendisi olmak istemiştim. İnşaat okudum. Muhasebeci oldum.
65- İnsanın 100 maddede kendini tanıtması ne kadar zormuş öğrendim
Burada son veriyorum mime, sıkıldım ve bir kural daha bozuyorum kimseye paslamıyorum :)

13 Ekim 2009 Salı

Gölge Oyunu

Gölgeme bak gölgeme
Amma aşık, amma divane
Oturmuş kanepesinde gurbet elin
Kendini seyreder gözlerimde
Amma aşık, amma divane.

Gölgene bak senin gölgene
Amma fakir, amma biçare
Ceplerini elleriyle doldurmuş
Aynı kanepesinde gurbet elin
Amma fakir, amma biçare.

Ya öbür adamın gölgesi, öbür
Amma hinoğlu hin, amma hergele
Ayıp fiiller kuruyor belli
Kulakları toprağın üstünde kocaman
Amma hinoğlu hin, amma hergele.

Gölgelere bak gölgelere
Amma işsiz güçsüz, amma avare
Şarkılara inanıyorlar bütün gün
Hepsi de aynı şarkının insanları
Amma işsiz güçsüz, amma avare...

Bırakıp Gittin Beni

bırakıp gittin beni bütün kapılarda

bütün çöllerde tek başıma kodun
şafakta arayıp öğle vakti yitirdiğim
vardığım hiç bir yerde değildin
sensiz bir odanın sahrasını nasıl anlatsam
hiçbir şeyin seni andırmadığı bir pazar kalabalığını
denizde dalgakırandan da boşluğunu bir günün
seslenip de senden cevap alamadığım sessizliği

bırakıp gittin beni kalarak olduğun yerde hareketsiz
her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle
düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni
yarım kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin
düşen hep ben oldum en küçük kımıldanışında senden

başını çevirdiğin için ağladığımı görmedin hiç
bana bakıp görmediğin için
ben yokken içini çektiğin için

ayağına düşen gölgene acıdın mı hiç sen

12 Ekim 2009 Pazartesi

İnat Hikayeleri

happy monday

biraz geç oldu ama buldum

Scream

Aşka ah edip aşktan korkmak ne demek, sevilmek istenip, sevenin sevgisinden korkmak ne menem bir şeydir?

Su 100 derecede kaynar, kağıt 451 fahrenheit ta yanar,peki sabır kaç derecede taşar?

9 Ekim 2009 Cuma

Şizofren Aşka Mektup

Gittin...

Dudagima çocuksu susuzlugumla asla doyamadigim öpücüklerinden birini kondurup gittin. "N'olur öyle bakma bana" dedin en son... Daha birkaç dakika önce gözlerimde varliginla alevlenen yasam sevincinin yerine boyun egmis donuk ve daha simdiden hasretinle kavrulmus bir karanligi birakip gittin...
Dolmustu zamanin...
Yüregimdeki kum saatini o göz açip kapayincaya kadar geçen "sen"den sanki asirlarca tükenmek bilmeyen "sensizlige" tersyüz ederek gittin.
Içimde günlerdir yoklugunla zayiflamis kalbi kupkuru kalmis ask çocugunu sevginle emzirme sarhosluguyla delirdigim su "üç saatin" içindeki yüzlerce "an"i "ani"ya dönüstürerek...
Önce gözlerim öksüz kaldi yoklugunda. Sonra nefesinin o bugulu sicakligindan mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarlari...
Gittin...
Iki askin arasinda saskin ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup baska bir eve gittin uyumaya. Artik senin degildi evin. "sizin"di. Benim özledigim o eski evin degildi gittigin...
O eski ev... Oturup zamanin o yagmursuz o parça parça yüzüne bakarak günesin bütün gün sadece yalayip geçtigi los pencerelerinde dalginligimizi biriktirdigimiz o ev...
Susardik bazen... Ansizin hesapsizca belki de yorgun düserek... Akildisi bir hizla devinen imgelerin ortasinda bir çig gibi ömrümüze yigilan anilardan birini seçip dondurarak... Hayat çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafimizda umurumuzda olmadan...
Elin çaya uzanirdi...
Tenim dudaklarini özlerdi...
Bir sözüm siirin olurdu... Demlenirdik.
Gömüldükçe düslerin o büyülü uykusuna askimin kalbimdeki ilahi melodisi çalinirdi kulaklarina birden. Nasil da ürkerdin. Karanliktan korkan bir çocugun teselli isligi gibi bölerdi sesin suskunlugumuzu...
Ruhlarimizin biryerlerde bulustuguna düslerimizin biryerde kesistigine inanmak istedigim bu hayattan çalinti anlari beni bunun aksine inandirmaya çalisan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.
Iste böyle anlarda yüzü daha da netlesirdi dünyaya gözlerinden bakan o yarali çocuklugunun...
Iste ben en çok seni içimden dogru sevdigim böyle anlari severdim...
Hayatin içinde seni barindirdigi her karesinde uzun uzun soluklar alarak o günlük o siradan ayrintilarini alabildigince büyütüp içinde kaybolarak severdim seni... Odanin içinde varligina yillardir asina oldugun bir esya gibi sessizce kaybolarak seni izlemek ve basinin üzerinden sonsuzluga akip giden düs bulutlarinda sekillenen her sözü yüregimde senin için büyüttügüm siire misra yapip eklemekti seni sevmek...
Sevmek hayatina taniklik etmekti benim için...
Sabahlari evden çikmadan önce uykundaki o en masum halini öpücüklere bogarken "gitme" diye sayiklayan sesine kiyamayip patrona binbir yalanlar uydurarak sik sik ise gitmemekti seni sevmek...
Sana kahvalti hazirlamakti. Özenle hazirlidigim sofraya istahla oturup "Sen var ya bir meleksin neden seninle evlenmiyorum ki ben... Senden daha iyisini mi bulacagim" diyen muzip sözlerine sevinmek belki de çocukça inanmakti... Ince ince kiyilmis tabaga motif gibi islenerek dizilmis ve hep sevdigin gibi üzerinde zeytinyagi ve limon gezdirilmis domateslere yaptigim mezelere duydugun minnete sasirmakti...
Hayatina eklemekten çilginca zevk aldigim o sefkatli inceliklere duydugun minnete...
Seni sevmek bundan yillar önce seni bir idol gibi içimde büyütüp hayranligimin yavas yavas aska dönüsünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldigim mektuplarima ayni incelikle ayni özlemle ayni hayranlikla verdigin cevaplarina inanmamakti... Tüm israrlarina ragmen bu essiz büyüyü bozmaktan çekinip aylarca seni bir kez bile aramamakti. Sonra ansizin yollara düsüp çocuklugumda kalbimde filizlenen sevdasi senin askinla yeseren bu kentin sokaklarinda izini sürmek kendi sözlerinle "bu inceligin ve bu derin anlayisin yüzünü" yani o merak ettigin yüzümü gözlerine tasimakti... Bulustugumuz cafede aylarin günlerin telasi ve susuzluguyla anlattigin seylerin hiçbirini algilamadan sadece hayranlikla seni o hepimiz gibiligini seyrederken masanin altindan bir türlü çikartamadigin o telasli o çocuk ellerinde kendini eleveren heyecanina inanamamakti...
Seni sevmek o gece raki içtigimiz köhne meyhaneden çikip yürüdügümüz sokaklarda Nisan ayinda bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanri'nin bu ask için gönderdigi bir isaret olduguna inanmakti...
Seni sevmek kadinligimi bedenimi ve hazzi ilk defa seninle kesfetmekti. 17 yildir sanki sadece senin için sakladigim bedenimi en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoslukla sana sunmakti... Her dokunusunda kutsal bir ayinin o sicak ve tatli sarabini yudum yudum içer gibi...
Seni sevmek askin ugruna ama senden izinsiz baska bir kentteki hayatimi sifirlayip yasadigin kente yasadigin gögün altina islandigin yagmurlarin altina gelip yerlesmekti. Senden baska bu koca kentte bir basinalik ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanidik simaya rastlamamaya alismakti güçlükle... Hücrelerimle beraber çogalan askini özgürce ve sinirsizca yasamak için ailemin sefkatli ve anlayisli kollarindan siyrilip kanatlanmak yillanmis can dostlarin sevgisini çok uzaklarda birakmakti...
Seni sevmek yalnizligin soguk kollarindan biraz olsun siyrilip nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek basima Beyoglu'nun karanlik sokaklarinda kalabaligin soluguyla isinmaya çalismakti. Hiç tanimadigim insanlarin yüzünde senin yüzünü aramak onlarin kaybetmis umutsuz hayatlarinda yarali geçmisinin ve çocuksu düslerinin izlerini sürmekti...
Seni sevmek bu kentin tozlu soluk isiklari ruhumu isirirken ayni gecenin yildizlari altinda seni deliler gibi özlemekti... O geceyi de kollarinda geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolasip barlarda kahvelerde oturup eve dönüsünü beklemekti... Bazen bu bekleyislerin sonu yorgun düsmüs bedenimi sürükledigim evimde o gece bir baska kadinin yaninda uyumana aglamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir sizofren gibi hiçbir sey olmamis gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum...sasirirdin.
Çünkü seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olani acimasizca yokeden bu kentin hoyratligina ve senin için artik inanmaktan çoktan vazgeçtigin yasadigin hayalkirikliklariyla çok uzun zamandir kaybettigin o ask duygusunun gerçekliginin canli ispati olmaya direnmekti... Kalbine inançla ask tohumlari ekmekti seni sevmek... Sevmek o yitirdigin ask sarkisi adina sana umut vermekti...
Seni sevmek ait oldugun gökyüzünde seni özgür birakmakti... Koparmamakti kanatlarini... Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynagindan baska sevgilerin siirine ekledigi misralardan kiskançlikla seni mahrum etmeye yeltenmemekti...
Sevmek ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razi olmakti... Çocuksu bir saflikla tek vazgeçemeyeceginin ben olduguma kendimi inandirarak hayatina boyun egmekti...
Seni sevmek bir babayi bir canyoldasini hayatinin sonuna kadar yaninda oldugunu bildigin güvenilir bir dostu ilgiye ve sefkate doymayan çaresiz bir küçük çocugu ama en çok da tutkulu kiskanç ve yüregi sonsuz maviliklere akan bir deli asigi sevmek gibiydi... Birgün ansizin telefonda duydugun bir sese ya da yeni tanistigin bir kadina asik oldugunu sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasil kiskandigimi görmek isteyen abartili bir heyecanla söylediginde telasa kapilmamak bunun gelip geçici bir duygu olduguna ve asla benden vazgeçemeyecegine inanmakti... Yine de içimdeki o kaçinilmaz endise ister istemez sarardi yüzümü... Sesim solugum kesilirdi birden... Iste öyle anlarda beni simsiki sarip tutkulu bir sevismenin ilk öpücüklerini dudagima kondururken "Sen küçücük bir kizsin biliyor musun" diyen sefkatli sesini severdim en çok... Ve aslinda ben dahil hiç kimseye asik olamayacagini düsünür hüzünlenirdim...
Rüyalarimin gül kokusu...
Sonra birgün aska açildi yüreginin sürgüleri...
Sonra birgün siirlerin baska bir askin kokusuna büründü...
Yikildi tabularin... Kirildi zincirlerin... Uzagima düstün..
Bu defa farkliydi hissetmistim. Yalniz bedenini degil ruhunu da paylasmaya baslamistin bir baska kadinla...
Sonra sevmek yavas yavas kayisini izlemek oldu avuçlarimdan... Seni sevmek sen sabaha karsi uyudugumu sanarak yanimdan kalkip bir baska yürekle telefonda özlem giderirken içimde kopan firtinalari susturmaya çalismak oldu sessizce...
Habersizce kapini çaldigim o gün kapinda kalip içeri girememek oldu...
O güne kadar hiç olmazsa bana karsi dürüst olmanla yasadiklarini benden gizlememenle yalan söylememenle avunuyordum... Ama bir baskasini incitmemek üzmemek için ondan gerçekleri gizledigini yalanlarla da olsa onu korudugunu farkedince bu avuntu da terketti beni... Yalanlarini bile kiskanir oldum.
Neden dürüst olmak için beni seçmistin sanki... Gerçegin acimasiz zindanlarinda neden beni kilitli birakmistin...
Ne çok düsündüm bu sorularin cevaplarini... Ne çok sorguladim kendimi nerde hata yaptigimi neyi eksik biraktigimi...
Kadinca oyunlardan haberim olmadi hiçbir zaman. Seçtigin yasam biçiminden koparmak seni soluksuz birakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istedigin bu muydu? Seni yanlis mi tanimistim?.. Bana hep ne kadar asil bir yüregim oldugunu söyler dururdun... Isyanim kalbimin ezilmis parçalarinin üstünü örtüp sessizce çekip kapini çikmak olurdu en fazla...
Yalniz kalmak istedigini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder çikip giderdim... Özür diler gibi bir sesle onun gelecegini söylediginde sessizce çikip giderdim... Karsinda ben otururken onunla saatlerce telefonda konustugunda çikip giderdim... Hep giderdim...
Bu onurlu tavrimdi belki de ezen yüregini... Vazgeçemedigin tek yanim buydu belki...
Sonra sevmek yarali kadinligimi baska yüreklerle avutma yanilgisina kapilmak oldu... Buna hakkim oldugunu söyleyip dursan da biliyorum aslinda içten içe hiç affetmedin beni... Sen çoktan parçalanmistin zaten... Benim de yüregimi böldügümü düsünmek sana bile agir geldi... Oysa ben seni degil kendimi cezalandiriyordum baska bedenlerde... Ruhumu kemiren bu deli aski cezalandiriyordum... Bunu anlamadin mi sevgili?
Sevmek seni degil çocuklugumu düslerimi kendimi aldatmak olmustu artik... Bana baglanan masum asklari seninle aldatmak olmustu... Kimseye veremedim yüregimi. Ne zaman baksalar içime yüregimin kirik aynasinda kendilerinin degil senin yüzünün aksini gördüler hep. Sessizce çekip gittiler. Farketmedim bile gittiklerini...
Gittin...
Seni sevmek bensiz akip giden hayatina bir yabanci gibi uzaktan bakmak oldu çoktandir... O çocuk ellerinin bir baskasinin saçlarinda gezindigini aniden özlemle sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu sabahlari uykunda bir baska kadina sarilip bir baska yüzü öpücüklere bogdugunu sabahlari uykunda bir baska kadina "gitme" diye sayikladigini düsünmek oldu seni sevmek... Geceleri kokuna hasret yatagimda ter içinde uyanmak kendimin bile affedemedigi bir bencillikle kalbindeki tek askin benimki olmasi için gözyaslari içinde Tanri'ya yalvarmak oldu..
Seni yasak bir ask gibi gözlerden uzakta rutubetli duvarlar arasinda yasamak oldu sevmek... Beni hayatindan disladigin için öfke nöbetlerine kapilip bana bile yabanci gelen hiç tanimadigim bir sesle sana bagirmak haykirmak aglamak sonra pismanlikla affedip tutkuyla sana tekrar sarilmak oldu...
Yabani bir ot gibi ruhumu sarip sarmalayan öfke ve kiskançlik duygulariyla benligimden uzaklasmayi kendime yakistirmamak sikisip kaldigim bu karanlik dehlizde kendi kalbimde yalnizligimda sensizligimde kendi askimla delirmek oldu artik seni sevmek...
Simdi bu aciya bir son vermesi kendisini terketmesi sonsuzluga birakip gitmesi için birbirine yalvaran iki yüregiz artik... "Ayazda Iki Yürek" gibiyiz...
Sen benim sizofren askimsin... Bense senin kanayan vicdaninim...
Affet beni sevgilim... Verdigim sözleri tutamadim...

6 Ekim 2009 Salı

İstediğin Gibi Yaptım;Artık Kalbim Yok!

artık kalbim yok ağladığımda sana
düşündüğümde seni artık kalbim yok
seni anlatırken birilerine,atmıyor kalbim
atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda
İstediğin gibi yaptım;artık kalbim yok!
Küçük bir velede verdim onu,oyuncak niyetine
fırlattım attım doyursun karnını diye bir sokak köpeğine
suda sektirdim bir kiremit parçası gibi
ve bekledim batmasını
bekledim batmasını yanan bir gemi
nasıl ağlayarak denize dökülürse

İstediğin gibi yaptım;artık kalbim yok!
Artık kalbim yok baktığımda eski resimlere
özlediğimde seni
arta kalmış bir kalbim yok!
YOK!

...

Eski kitaplarımın peşine düştüm. Ama ne yazık ki bulamıyorum. Verdiğim kişi bir başkasına vermiş, o bir başkasına o da bir başkasına. Akıbeti kayıp kitaplarımın. Tek çarem kitapları tekrar almak. "Ama kitaplar da çoook pahalı" diyen insanlardan değilim. O yüzden tekrar satın alıyorum. Bundan sonra kimseye de kitap yok.

Geçen temizlik yaparken, biliyorsunuz her temizlikte odanın şekli şemali değişir, yani en azından biz de böyle, neyse kitaplıklarımın yeri değişti. Yeri değişirken de kitapları boşaltıp, tekrar koymak zorunda kaldım. Bir ara feci şekilde fantastiğe sarmışım. Elimde hemen hemen neler olduğunu biliyorum ama bir sürü kitabımında kayıp olduğunu gördüm. İçim burkuldu. Çünkü kitaplarımın bir çoğu ilk basım ve ilk çıktığı gibi almıştım. Çünkü kitapçım, çalıştığım dükkanın hemen yanındaydı. O yüzden hangi kitap ne zaman ne çıkacak, ertesi gün hangi kitap gelecek bilirdim. Neyse sonuçta benim için değerliydi.

İstanbula gittiğimde kitapçı bir arkadaşıma uğradım. Masasının üzerinde sanki beni bekliyormuş gibi "Küçük Prens" duruyordu. Nasıl mutlu oldum. İnsan bir kitaptan bu kadar mutlu olur mu? Benim de böyle ufak mutluluklarım var işte. Arkadaşımın çalıştığı dükkanda dolanırken ordan bir kitap bana "hişt hişt" yaptı. Döndüm arkama bir baktım " Fahreneit 451" bana göz kırpıyor. Allah dedim süper. Filmini de kitabını da çok sevmiştim. Hemen "Küçük Prens" le ikisini tanıştırıp çantama attım. Yavaş yavaş hepsini toparlayacam. Ama sanırım en zoru Murathan Mungan olacak. Epey bir kitabı kayıp çünkü. Çok para gidecek ama değer be...

3 Ekim 2009 Cumartesi

Aşk Asla Paylaşılmayan Sır

Leyla'ya sordular ;
"Sen mi Kays'ı daha çok sevdin; yoksa o mu seni?"
Kara gözlü, kara saçlı, kara benli Leyla iç geçirdi, üzüldü:
"Dostlar, bu nasıl bir soru, bana böyle bir soruyu nasıl sorarsınız ki?!.. Elbette ben onu daha çok sevdim, onun beni sevdiğinden..."
"İyi ama Leyla, o senin için deliye döndü, çöllere düştü, adı Mecnun'a çıktı ve kurtlarla, kuşlarla konuşur oldu..."
"İşte bakın, o gitti, bana olan aşkını ona buna anlattı, ben ise aha şuracağımda, kalbimin içinde onun aşkını saklayıp durdum, hiç kimse ile ne paylaştım, ne kimseye dert yandım. Şimdi siz karar verin, o mu beni daha çok sevmiş; ben mi onu?!.."

1 Ekim 2009 Perşembe

Hayatımız Şifreli

Radyo Televizyon Üst Kurulu yani kısa adıyla RTÜK efendi "Bir Bulut Olsam" "Aşk-ı Memnu" dizilerini ve "Vicdan" filmini sakıncalı bulmuş, "çocukların ve gençlerin zihinsel ve ahlaki gelişimini engellediğini varsayaraktan. Sanırım ben zihinsel gelişimini tamamlayamamış, ahlaksız bir bireyim. Çünkü çocukluğumdan beri film izlerim. Bir çoğunda da sevişme sahneleri var. Zamanında RTÜK uyarsaydı "hııı cızzz seyretme onları,, zihnin gelişmez, ahlaksız, terbiyesiz birşey olursun" deseydi, seyretmezdim RTÜK te geç kaldığının farkında olmuş olacak ki bir takım önlemler alma telaşına girmiş, geri kalanları kurtaralım diye sanırım, işte haberi;

Dizilerdeki sevişme görüntülerinin aile yapısına zarar verdiğini söyleyen bakan Aliye Kavaf, yerli dizilere şifre getirilmesini sağlayacak yeni bir uygulama üzerinde çalıştıklarını açıkladı.

Çığrından çıkan yerli dizilerle RTÜK başa çıkamayınca konuya bakanlık el attı. Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, dizilerdeki sevişme sahneleriyle ilgili net konuştu: "Türk aile yapısıyla örtüşmeyen programlar için şifre uygulanacak"
Türk aile yapısıyla bağdaşmayan dizilerin şifreli olarak yayınlanması konusunda çalışma başlattıklarını söyleyen bakan Kavaf, televizyonda yayınlanan dizilerle ilgili yeni bir uygulama üzerinde çalıştıklarını söyleyerek, "Türk aile yapısıyla örtüşmeyen programlar için şifre uygulanacak" dedi. Aliye Kavaf şöyle devam etti:"Toplum olarak en büyük değerleri bir arada değerin aile kurumu olduğunu her zaman övünerek söylüyoruz. Ancak aile kurumunun da olumsuz birtakım gelişmelerden korunması gerektiğine inanıyoruz. Aileyi bir arada tutan değerlerde erozyona uğrayanlar varsa yeniden canlandırılması var.Olanların da güçlendirilmesi ve pekiştirilmesi gerekiyor. Güçlü aile yapısının inşa edilmesi, sürdürülebilirliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Bununla ilgili çalışmalarımızı ilerleyen günlerde kamuoyuyla paylaşacağız."
Aile yapısına zarar verecek görüntülerin ve yayınların, değerlendirilmsi ve gözden geçirilmesinin önemine değinen Kavaf, "Bu tüm dünyada böyle. O görüntülerin eylemleri ve söylemlerin olduğu her neyse işte yayınların bir şifresi vardır. Onu seyretmek isteyenler o şifreyi satın alırlar ve seyrederler. Ama kontrolsüz, şifresiz bir şekilde bu yayınlar dünyanın hiçbir yerinde yok. Bizdede öyle olması gerektiğine inanıyorum" diye konuştu.

Sayın Aliye Hanım hangi dünya da yaşıyor acep, hangi ülkede varmış bu kadar sansür ve bu kadar kontrol. Hadi itiraf edin, hanginiz, kadın-erkek farketmez zamanında yayınlanan Tutti Frutti yi seyretmediniz, ya da sevişme sahneleri çıktığı zaman kanal değiştirdiniz. Eminim ki bir çoğunuz izlediğinizi söyleyeceksiniz, o zaman hepimiz zihinsel gelişimini tamamlayamamış ahlaksız insanlarız. Ben demedim RTÜK dedi :)

Yuva

Yanyana geldikçe daha uzak
Birlikteyken daha kimsesiz
Bir ağırı sızım sızım yeri belirsiz
O da yalnız
Ben de yalnız
Acılar tütüyor bacamızdan
Görünmeyen taş duvarlar örmüşüz
Duvar olduk kendimize kendimiz
Ne yana dönsek
Kendimize çarparız

30 Eylül 2009 Çarşamba

Ziyan

Kar yağar. Gömene kadar. Yağmur yağar, boğana kadar. Rüzgar eser, ayaklarını yerden kesip savurana kadar. Dinlesen dünyayı, duyacaksın: İnsanoğlu insan, siktir git buradan! Ama inat edersin. Yaşayacaksın. Yer çekimi var.Gidecek bir yer yok. Sürekli olarak kovulduğun, seni yutmak için sarsılıp yarılan bu dünyada yaşamaktan başka çaren yok. Mars çok uzak! İnsanın dünya üzerindeki yaşamı bir rodeo. Hortumlar, çığlar, seller, depremler. Elinde kürek savaşırsın. Burası benim evim! diye bağırırsın. Siktir! Burası bir ev değil! Burası hiç bir şey değil! Dünya insanın kabuğu değil. Burası bizim yuvamız değil. Biz yer çekimiyle dünyaya zincirlenmişiz. Kim bilir nereden kovulduk? Cennet mi? Hiç sanmıyorum! Hem de hiç!

29 Eylül 2009 Salı

Bi sakin olun

Koşuşturma ile geçiyor günlerim. Daha bugün farkettim ki ben yaklaşık bir haftadır akşam yemeği yemiyorum. Evime gidip koltuğuma oturduğumda, hiç kalkasım gelmiyor. Yatağa bile resmen sürünerek gidiyorum. Koşuşturuyorum, ben koşuşturuyorum, patronlar koşuşturuyor, müşteriler koşuşturuyor, herkes ama herkes bir koşuşturma ve telaş içerisinde. Bazen çarşıya çıkıyorum, bir kafeye gidip kahvemi içerken insanları izliyorum. Herkes koşuşturuyor. Hiç kimse hayatın tadını çıkartmıyor. Akrep yelkovanı kovalıyor, saatler günleri, günler haftaları vs vs vs. Hep bir kovalamaca bir koşuşturma içinde geçiyor hayatımız sürekli bir koşturmaca ve kovalamaca içinde. Aşklar, sevişmeler, sevgiler ve hatta cinayetler bile koşuşturma içerinde yapılıyor. O kadar çok işimiz var ki. Fast food ilişkiler yaşıyoruz. Ama bir şey söyleyeyim o kadar çok alışmışız ki koşuşturma ve kovalamacaya. Biri çıksa dese ki hepiniz "DURUN Bİ SAKİN OLUN" hepimiz birbirimize çarpararak düşeriz.
Neyse ben çok yoruldum. Kim söylüyordu o aklıma geldi birden "Tutamıyorum zamanı"

26 Eylül 2009 Cumartesi

Sevmek Neymiş Bir gün Anlarsın

Aşk mıydı O

Aşk mıydı o, aşkımsı bir şey miydi
Neydi çekip kendine, beni bağlayan
Kanatan dudağımı, tenimi dağlayan
Elleri ta içimde o dev miydi
Etime bir alev değmişçesine
Nasıl da yakardı öptüğü zaman
Bir su gibi akıp gitti avuçlarımdan
Yorgunum şimdi bin yıl sevmişçesine
Hani o yalnız benim olan gül, kırmızı
Gözlerimin önünde açılan sonsuz bahçe
Hani, o var olmalarımız öpüştükçe
O delice sürdürmeler yaşantımızı
Hiç doymamak oysa, tene, kokuya, aşka
Sarıldıkça güçlenmek, bütünlenmek
Kudurmuş arzularla zamanı yenmek
Ve en kuytularda buluşmak korka korka
Kimi gün utanmak otlardan, çimenlerden
Kimi gece mıhlamak gölgemizi duvara
Varmak için o sevgiyle açılmış kollara
Apansız düşmek yükseklerde bir yerden
Oydu işte alıştığım, özlediğim şimdi de
Sevgice bir tutku, aşkımsı bir yakınlık
Avunmak... Kırık dökük anılarla artık
Kimbilir? o geceler yaşanmadı belki de

...

Ne zaman düştüm ben boşluğa. Ne zaman birikti bunca hüzün. Ağlasam, ağlayabilsem doya doya hıçkıra hıçkıra rahatlar mıyım? Ağlayamayan bir insan değilim ama doya doya ağlayamadım hiç bir zaman. Çok yakın arkadaşım g. ile içerken bir gün biramız bitti. 3er tane almıştık. Dedim ki 4er tane daha alsam çok gelir mi? Bara gittiğimiz de hesapta 20 den aşağı bira olmadığında kalkmıyorduk, dedi. Ama o zaman bunca derdimiz, bunca yükümüz yoktu, dedim. Ne zaman yüklemeye başladılar bunca yükü, kaldıramayacağım o kadar yükü yüklemeye hatırlamıyorum.
Dışarıya çıkmaya karar vermiştim bugün, kafeye gidip kitabımı okuyup sonra da bara gidip içecektim. Hazırlandım çıktım. Otobüsü kaçırdım. 5 dk sonra başka otobüs olmasına rağmen vazgeçtim. Gerisin geri eve döndüm. Dışarı çıkıp büfeden bira alırım dedim, giydim eşofmanlarımı ve çıktım. Markete gidip dergi alıp çıktım. Yine biradan vazgeçtim. 01:13 saat buradaki büfelerin hepsi kapamıştır. Yine temiz kaldım. Ne zaman vazgeçtim ben kendimden...
ve ben hüznüme rağmen onunla konuşuyorum aynı zamanda, hüznü olduğunu söylüyor, nedenini soruyorum söylemiyor gönül yarası gibi diyor. Benim de hüzünlü olduğumu söyleyemiyorum. Bir şeyler yazıyor umursamıyorum, umursamamazlıktan gelmeye çalışıyorum, kendimi kandırıyorum. Kendimi sürekli kandırmaya çalışırsam en sonunda kendime söylediğim yalana ben de inanır mıyım diye düşünüyorum. Sezen çalıyor "Perişanım Şimdi" Bir sigara yakıyorum ve dumanında kayboluyorum

24 Eylül 2009 Perşembe

Gülümse Hayata

Derinlik Çekimi

1-
Yükseklerden bakamıyorum
Korkuyorum
Derinlik çekiyor kendine
Düşecekmişim gibi içimin derinliğine
Başım dönüyor yükseklerden
Çekiyorum beni kendi derinliklerime
2-
En derini dünyanın kendi uçurumum
Başım dönüyor içimin derinliğinden
Bigün kaldırıp kendimi fırlatacağım
Kendimi kendi içime atacağım

Kartal kanatlarının da bir sınırı var gökte
Uçakların da füzelerin de
Bütün o sınırları aşacağım
Kendimi içimdeki sınırsız boşluğa bırakacağım

Durmadan çekiyor beni bu dipsiz doruksuz uçurum
Gözlerim kararıyor içime bakınca
Atıp kendimi kendime
Derinlik korkusundan büsbütün kurtulacağım

23 Eylül 2009 Çarşamba

...

...Sefil Düşünceler ve küçüklükler arasında kaybolup, hayattaki büyük sırrı çözemedik, soru da cevapsız ve acımasız kalakaldı:

Nasıl yaşadın, neden öyle yaşadın, neyi yapabilecekken yapmadın, başka bir yol, başka bir anlam arıyordun, yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun, yanlış evlerde yaşadın. Neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun? ...

17 Eylül 2009 Perşembe

Scream

"İstemeden yanlışlıkla birbirimizin olduk" Bir yerde okudum bu cümleyi. Sonra hikayesini dinledim. Ailelerine söylemek zorunda kalmışlar. Kızın erkeğe karşı sevgisi bitmiş. Erkekte kızı sevmiyor muş vs vs vs. Ama evlenmişler ve 1 hafta tam 1 hafta sonra boşanmışlar. Çok anlamsız geldi. Madem boşanacaksın neden evlenirsin. 4-5 ay veya 2-3 sene de değil 1 hafta. Gel de delirme. Gel de sinirlenme. Bu kadar kolay sanki bir ilişki yaşamak bir evlilik. Madem anlaşamıyorsunuz neden evleniyorsunuz. Şu cümle "İstemeden yanlışlıkla birbirimizin olduk" İstemeden yanlışlıkla nasıl birlikte olunur. Benim bildiğim erkek ister, kız istersen beraber olunur. Ama erkek ister kız istemezse bunun adı tecavüz olur. Yanlış mı biliyorum ve neden ben bunlara takıyorum. Manyak mıyım

Yaz Geçer


"ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda yorgun,

kirli ve umutsuz geçmisim oysa

bilmediğin bir sey vardı sevgilim

Ben sende bütün asklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yasamıslık sandığın
Geçmisim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakıslarda
gündeliğin basıbos ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.

Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hâlâ hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,

biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Baslangıçta doğruydu belki.

Sıradan bir serüven, rastgele bir iliski gibi baslayıp,

gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aska bedellendin:

Ve hâlâ bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün asklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek sey kalmıstı sana
Bütün kazananlar gibi

Terk ettin"


"Gittin.

Simdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.

Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana."


"Simdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.

Birbirine uzanamayan
Boslukta iki yalnız yıldız gibi

Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz

Bir zaman sonra batık bir asktan geriye kalan

iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır

ve benim su kırık dökük siirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında

Ne kalacak geriye savrulmus günlerimizden

Bizden diyorum, ikimizden

Ne kalacak?"


"Kitaplara sarılmak, dostlarla konusmak,

yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,

camdan dısarı bakıp puslu sarkılar mırıldan-mak...

Böyle zamanlarda her sey birbirinin yerini alır

çünkü her sey bir o kadar anlamsızdır

içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun..

para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar.

Bir askı yasatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz...

çıplak bir yara gibi sızlar paylastığınız anlar,

esyalar gözünüzün önünde durur,

birlikte yarattığınız alıskanlıklar,

korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de;

bakamazsınız aynalara, çağrısımlarla ödesemezsiniz..

dısarıda hayat düsmandır size . .

içeride odalara sığamazken siz, kendiniz

Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her sey asılı kalmıstır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir sey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saat tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu bosalmıs bir havuz,

fisten çekilmis bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
bos bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi,

plastik bir çiçek, unutulmus bir oyuncak,

eski bir çerçeve gibi,

hani, unutsam esyanın gürültüsünü,

nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam,

dediğimiz zamanlar gibi

kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya

zorlandığımız anlar gibi

yeni bir iklime, yeni bir kente,

bir tutukluluk haline, bir trafik kazasına,

basımıza gelmis bir felakete, iskenceye çekilmeye,

ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi

yani dayanmak ve katlanmak için

silkelerken bütün benliğimizi

ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalısırken,

ve kazanmıs görünürken derinliğimizi

Ne zaman ki,

yeniden canlanır bağıslamasız belleğimizde bir ânın,

yalnızca bir ânın bütün bir hayatı kapladığı anlar

o tiktaklar kadar önemsiz kalır

simdi hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

denemeseniz de, bilirsiniz

hiç yakın olmamıssınızdır intihara bu kadar"


"Zamanla yerlesir yasadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamlan, önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yasadığın sey, çok sonra değerini kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır. Oysa yapacak hiçbir sey kalmamıstır artık. Mutluluk geçip gitmistir yanınızdan. Her seye iyi gelen Zaman sizi kanatır"



"ölmüs saadeti karsılastır yasayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden baska?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmıs
bir iliskiyi, duyguların birliğini, bir askı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her seyi
bir düsün
emek ve askla güzellestirilmis bir dünya
simdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karısıyor orada
ölmüs saadeti karsılastır yasayan mutsuzlukla
Bunlar da bir ise yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir sey kalmamıs aramızda"

15 Eylül 2009 Salı

...

Bir yumru var boğazımda bu akşam. Ağlayasım var fakat dökülmüyor gözyaşlarım. Kimseyle konuşmak istemiyorum. Kimseyle konuşmak istememe inat telim inatla çalıyor. İnatla bakmıyorum.
İstiyorum ki hafiften bir yağmur yağsın. Ben yürüyeyim yağmurda. Gözyaşlarım karışsın yağmura, kimse görmesin ağladığımı. Sırılsıklam olayım. Tanıdık bir kapıya gideyim. Sözlerin geçersiz olduğu bir kapı, sadece bakışlarımdan anlasın beni ve ağlayayım omuzlarında ve ağlayarak uyuyayım sonsuz huzurda

14 Eylül 2009 Pazartesi

Herkes Ölür Ölümünü

Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar.
Aynalar her gün bir başka yalan söyler
ve kalınır geride çizilmiş hayatlardan,
geride yağmurlardan ve çığlıklardan.

Herkes çizer boşluğunu

Her aşk başlarken pembe,
ayrılıkta rengi siyah yalnızlığın…

(Herkes arar pembesini.
Oysa kendinden ötesi yoktur;
kimse sevmez yalnızlıkta gölgesini…)

Herkes sever doğumunu;
kim sever ölümünü?

Herkes sever doğrusunu;
kim sever yanlışını?

Herkes susar ayıbını.
Herkes susar ayıbını…

Herkes bilir gitmesini.
Bir zaman öğrenirsin
gideni sırtından öpmesini

Herkes yaşar hasretini…

Herkes geçer gençliğini
Herkes…Buğusunda anıların
yitirir kekliğini…

Herkes yaşamakla suçlu,
aşkıyla hükümlüdür;
herkes doğarken ölümlüdür.

Herkes ölür ölümünü;
göğe salıp düşlerini,
salıp tenini, nefesini
bırakır ceketini.

Herkes bırakacaktır ceketini…

11 Eylül 2009 Cuma

...

Gitmek İstediğim Yerler-1- Romanya





Dedelerimin geldiği yer olmasından kaynaklı olsa gerek, çocukluğumdan beri gitmek istediğim bir yer Romanya. Gerek "Before The Rain" filmi ve "Elveda Rumeli" dizisi gerekse dayımın ve kuzenimin dedelerimizin yaşadığı yeri bulması sonucunda bu isteğim iyice körüklendi. Sadece Romanya değil zamanın Balkan topraklarının hepsini görmek istiyorum ama Romanya ilk başta doğal olarak ağır basıyor. İnşallah birgün özgürlüğümü elde ettiğim günler bu isteğimi gerçekleştirebilirim.

Uykusuzluk



Uykuyu seven bana ne oldu. 6-7 saat uyuyabiliyordum, uyku saatim 4 saate düştü. Toplam 4 saat. Uykusuzlar klübüne girmeme az kaldı. Uykusuzluğumu düşündükçe "İnsomnia" filmi aklıma geliyor. Bir de "Fight Club" Acaba uykusuzluğum çoğaldıkça daha da mı anormalleşirim. Gündüz gözüyle hayaller mi kurarım. Yoksa benim de mi Tyler ım ortaya çıkar? Bir an önce bu sorunumu çözmem lazım.

10 Eylül 2009 Perşembe

7 Eylül 2009 Pazartesi

AŞK

Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim,ama hiçbir sözcük bulamadım.
Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü,yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.
Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk 'ı soran sizler,
Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum.
Sorularımı kim yanıtlayabilir? Sorularım kendi içimdeki için;kendi kendime cevaplamak istiyorum.
İçinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir ?
Aşk adına söyleyin,yüreğimde yanan, gücümü tüketen ve isteklerimi yok eden bu ateş nedir ?
Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir; yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı nedir ?
Baktığım bu görünmeyen,merak ettiğim açıklanamayan,hissettiğim hissedilemeyen şey nedir ? Hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel,sevinçten daha mutluluk verici bir keder var.
Neden kendimi beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten, hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum ?
Uyanıklık hayaletleri kurumuş gözkapaklarımın üstünde titreşiyor ve taştan yatağımın etrafında düş gölgeleri uçuşuyor.
Aşk diye seslendiğimiz şey nedir ? Söyleyin bana, bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir ?
Başlangıçta olan ve herşeyle sonuçlanan bu anlayış nedir ?
Yaşam 'dan ve Ölüm 'den, Yaşam 'dan daha acayip , Ölüm 'den daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir ?
Söyleyin bana dostlar, içinizde Yaşam 'ın parmakları ruhuna dokunduğunda Yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı ?
Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden vazgeçmeyecek kimse var mı?
İçinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz ?
Hangi gencin yüreği tatlı nefesli, güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez ?
Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen bir Tanrı 'nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz ?
Dün kapısından geçenlere Aşk'ın sırları ve değeri sorulan tapınağın girişinde durmuştum. Ve önümden çok zayıflamış, yüzü hüzünlü yaşlı bir adam iç çekerek geçti ve şöyle dedi :
"Aşk bize ilk insandan beri bağışlanmış bir güçsüzlüktür."
Yiğit bir genç karşılık verdi :
"Aşk bugünümüzü geçmişe ve geleceğe bağlar."
Ardından kederli yüzlü bir kadın hıçkırarak şöyle dedi :
"Aşk cehennem mağaralarında sürünen kara engereklerin ölümcül zehiridir.
Zehir çiy gibi taze görünür, susuz ruhlar aceleyle içer onu ; ama bir kere zehirlenince hastalanır ve yavaş yavaş ölürler."
Sonra gül yanaklı bir kız gülümseyerek dedi ki :
"Aşk Şafak 'ın kızları tarafından sunulan ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır."
Ardından çatık kaşlı, kara giysili, sakallı bir adam geldi :
"Aşk gençlikte başlayıp biten kör cahilliktir."
Bir başkası gülümseyerek açıkladı:
"Aşk insanın tanrıları mümkün olduğunca fazla görmesini sağlayan kutsal bir bilgidir."
Sonra yolunu asasıyla bulan kör bir adam konuştu :
"Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir;
yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar."
Çalgısını çalan genç bir adam şarkı söyledi :
"Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır.
Yaşam 'ı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar."
Ve paçavraya dönmüş ayaklarının üzerinde sürüklenen güçsüz düşmüş çok yaşlı bir adam titrek bir sesle şunları söyledi :
"Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi, Sonsuzluk 'un derinliklerinde ruhun huzura ermesidir."
Ve onun ardından gelen beş yaşındaki bir çocuk gülerek dedi ki:
"Aşk annemle babamdır, onlardan başka kimse bilmez aşkı."
Ve böylece Aşk'ı tarif eden herkes kendi umutlarını ve korkularını bıraktı önüme sır olarak.
O anda tapınağın içinden gelen bir ses duydum:
"Yaşam iki yarıya ayrılmıştır: biri donar, biri yanar; yanan yarı, Aşk 'tır."
Bunun üzerine tapınağa girdim , sevinçle diz çökerek dua ettim :
"Tanrım, beni yanan alevin besleyicisi yap ...
Tanrım beni kutsal ateşine at ..."

6 Eylül 2009 Pazar

Lal vakti

Şimdi lal vakti . Kelimeler anlamsız, konuşmalar anlamsız, şarkılar anlamsız, filmler, kitaplar, şiirler her şey anlamsız, sessizce, izleyerek yaşama vakti. Kırgınım hayata, bozuğum insanlara. Bozuğum tarihin tekerrür etmesine. Kavgalıyım kendimle

Aşk Lazım Partisi

karardı geceme sarkan
o pırıltılı ay!
ben yoktum!

bir vakit yaratsam
bir vakte düşsem çırılçıplak
bir vaktin karaltısında kalsam öyle masum ve
paramparça, darmadağın makam,
kalbimdeki kasabanın şefi,
mutlaka kaymış bir yıldız takardı yakasına!

yürümezdi içimdeki haydut gölgenin dengeli uyuşturucusu
parlatmazdı kalbimi bela
eyy nerdesin sevgili sultan kıç kırığı cinayet tutkusu!
biliyorum bundan sonrası
yatağın yatağa omuz attığı
papağanın papağana silah çektiği
cesedin cesetle çılgınca raksettiği o uppuuzun cerahatle
lal vakti! masmavi yemyeşil bir ihtilal vakti! bir ihtimal,
ihtişam ve mutluluk sorgusu!
çıkarıp attığım gözlerim kadar uzak bakışlarım
bakışlarım, birbirini seven iki akşamın arasına girmiş
gün gibi kıskanç, tıpkı o gün gibi flu suçlu!

inan
zavallı öğrencim!
sevgilim!

derin denizdeki vurgun
uçsuz bucaksız yalınlıktaki muhteşem soygun
gençlikle yaşlılık arasına giren o buz gibi nifak
diriltmez artık çiçeklerin tanışıp tokalaştıkları iklimi!
inan! bu bir nadas değil, bir veda birikimi!
saat tam onikiyi vurduğunda
terkederken herzamanki gibi o harikulade partiyi
düşürdüm duru tenindeki parlak merdivende
bütün taşları er olan satranç takımımı!

ve anladım ki bir kez daha hatamı
ve anladım ki bir kez daha talihsizliğimi:
bulanık boktan bir sudur aşk
insanın kendisini görmek için eğildiği!

4 Eylül 2009 Cuma

Scream

İnsanım ulan bende. Ağzım var,kulaklarım var burnum var herkes gibi. Uyurum, acıkırım, susarım, yürürüm, sizin yaptığınız ne varsa yaparım. Hatta benimde sorunlarım var ve çok bunaldığımda ağlarım. Evet evet, ağlarım utanmadan. Erkekler ağlamaz, demelerine bakmadan,ağlarım. Kızarım, sinirlenirim, bağırırım, küfür ederim, alınırım, bozulurum. Duvar değilim ki ben siz bana her istediğini söyleyeceksiniz, ben hiç tepki vermeyecem. İnsanım ulan ben!!!

3 Eylül 2009 Perşembe

Kendi Olarak Sana Gelen

Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- -
O, işte...

1 Eylül 2009 Salı

Pastel

Ne Gezer Aşk Dağlarda -4 -

Ne Gezer Aşk Dağlarda -3 -

Ne Gezer Aşk Dağlarda -2 -

Ne Gezer Aşk Dağlarda -1-

Yağmur

sözler yaprak

bazı sözler karanlıkta söylenir, diyorum uykularımın birinde

bazı sözler hiçbir zaman, diyorum kendi sesime uyanırken

bazı sözler karanlıkta söylenir

bazı sözler hiçbir zaman

diyorum armaların birinde

öyledir, iki yanı ağaçlı yollar, arasından

geçip gitmektir şiir

ağaçla, yolla, ne tarafa

ve hangi zaman

imgenin şiddetiyle çoğalır anlam

parçalana parçalana

geçtiğimiz yollardan

onca yaprak düşer

birkaç şiir kalır yalnızca

o derin ağaçlardan

kendi sesimize uyandığımız rüyalarda

...

İflah olmaz biriyim ben. İflah olmaz bir serseri, iflah olmaz bir aşık. Bir kazanova veya don juan değilim ama keşke olaymışım.
Nefret ediyorum yine herşeyden, herkesten. Ama diyorum ya iflah olmazım ben, ne olacak, ben bir süre bu sinir harbinde yaşayacağım, bana yapılanları düşüneceğim, aşkımı, sevgimi nefretle öldürmeye çalışacağım. Ama aradan zaman geçecek, ben yumuşayacağım, herkesi ve herşeyi affedeceğim. Herkesi kendim gibi sanmaya devam edeceğim, kullanmalarına izin vereceğim, kullandıklarının farkında olmadan, yine kandırılacağım, yine hançerler saplanacak yüreğime, gözyaşlarım dökülecek, kuruyacak, Yüreğim nasır tutacak. Yine küskün kalacağım, küseceğim hayata. Sonra yine sil baştan. Galiba hiç akıllanmayacağım ben. Salaklık derecesinde insanların iyi olduğunu düşünüyorum. Herkesi ve herşeyi affediyorum ve tekrar tekrar aynı şeyleri yaşıyorum

28 Ağustos 2009 Cuma

Notlar



Kardeşim ve ben. En masum günlerimizde, kirletilmemiş, kirlenmemiş, tamamen saf ve doğal. Köye gidiyorum bir kaç gündür. Eski fotoğrafları bulup geçmişe yolculuk yaptım biraz. Ve bir kaç foto da çaldım annemin albümünden, haberi yok resimleri alıp taradığımdan, yüklediğimden, paylaştığımdan, kızıyor. :) Nazar değeceğini düşünüyor herhalde. Değdiren zaten değdirmiştir zaten anne dedim. Belki de teğet geçmiştir, bilmiyorum. Pastadaki mumlara bakılırsa 7 yaşına giriyorum. Hayal meyal hatırlıyorum bu anı. Okumayı öğrenmiştim, kimse öğretmeden, yaşlılara öğretilen okuma yazma programından ve okumuştum, annemin şaşkın bakışları eşliğinde, kimbilir neler umut etmişti. Özür dilerim anne büyük adam olamadım. İnsan yaşlandıkça geçmişi daha çok düşünüyor oluyor sanırım. En azından benim için öyle.
Köye gidiyorum. Çok fazla geçmediği halde köyde çocukluğum sanki 33 yıldır köydeyim. Köyün huzurunu seviyorum. Sessizliğini, beynimi boşaltıp ateş böceklerini seyrediyorum. Ben hiç ateş böceği görmemiştim. Gördüm ve büyülendim. Onları seyrediyorum, cırcır böceklerinin şarkılarını dinliyorum, gözlerim kapalı, beynim boş gece yarısı ve hava serin, bu serinliği de seviyorum. Üşümek, sadece hafiften esen rüzgarı hissetmek, ateş böceklerinin, cırcır böceklerinin şarkılarıyla, ışıkla dansını seyretmek gerçekten keyif verici. Eskiden köye gitmeyi sevmezdim. Şimdi daha çok seviyorum. Aradığım sessizliği ve huzuru buldum orada. Sanırım her şey bittiğinde, adımın anlamını gerçekten taşımaya başladığımda köyüme yerleşeceğim.

Foto hakkında not: Bir arkadaşımın yorumu: " Sizin göbekli olacağınız o zamandan belliymiş. Pastaya bakışlara bak :) "

Ayaküstü Yaşanmış Aşk Hikayeleri

1
"bildiğim kendimi bildim bileli aşık olduğum,
bildiğim ancak aşıkken var olduğum...
işte bu yüzden, benim için aşık olmak;
çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.
'eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar
hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır, '
demiş La Rochefoucauld
benimse hep böylelerini severek başladı vurgunum..."
2
her durakta ölümsüz bir aşk edineceğim
bir bakıştan, bir duruştan,
çağrışımın sonsuz hızından
unutulmaz bir sevgili daha bırakacağım ardımda.
belki de yaşanabilecek en güzel serüveni
terk edeceğim
daha otobüsün ilk basamağında.
kim bilebilir ki?
sonrayı, sonrasını kim bilebilir?
gizli gizli veda edeceğim ona; görmeyecek
ve bu duyguyla burkulmuş yüreğim
otobüs camına bağrında bir ok ile
bir aşk levhası çizecek, ah min-el!
bu da ötekiler gibi,
kendisini ölesiye sevdiğimi bilmeden
yaşayıp gidecek..
3
şimdi hemen kalksam buradan
hemen çıksam uzun sokaklardan birine
kiminle karşılaşabilirim
kime vurulurum ölesiye, eve dönmeden
geceme kuzguni bir cehennem gibi eklenen
bir ölümcül sevda hangi köşe başında
keser yolumu
bir tenhaya ulak olan
o suret avı
bırakır mı yakamı
haracı ödenmeden
bırakır mı yakamı
bir suretten, bir şiirden, bir hüzünden
ak kağıda düşürülmüş
imzasını görmeden
bırakmazlar yakamı, bilirim, ben ölmeden
4
hangi aşk mümkündür aşığı öldürmeden
her aşk, her şiir
ardından uzun uzun bakılan adı bilinmedik sevgilerden,
küskün omuzlu terk edilmişliklerden,
perspektifinde hep bir sokak taşıyan
o sessiz
o faili meçhul cinayetlerden
resim altı sözcüklerden
aşk mümkün olsa idi ah, aşığı öldürmeden

bırakır mı yakamı kağıdın ölüm beyazı sureti
elle bilenmiş sözcükler,
yüreğime sokulan serüvenin hançer tadı
nabzımın atışına ayak uyduran vezninde
gece adımları şiirlerimin
bırakır mı yakamı yaşadıklarımı
dökmeden imgelerin giysilerine
hayatın maskelenmiş gerçekliğine
upuzun bir mesafeyle yeniden sokulmak için
yeniden ve yeniden.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Bulunmaz Hint Kumaşı

Bulunmaz hint kumaşı zannediyorsun kendini. Tepende neon ışıkları yanmıyor. İnsanlar etrafında pervane değil. Ulaşılmaz değilsin. Şımarıksın. Yanlış zamandasın ve yanlış kişileri örnek alıyorsun. Kırdığın halde -hem de birden çok defa- kırdığının farkında bile değilsin. Kimseye eyvallahı olmamak, kimseyi takmamak, umursamamak değildir. Yanlış biliyorsun. Arkadaş olmak istiyorsun, arkadaşlığı geçtim dost olmak istiyorsun. Ama dostlarım benim sorunlarıma boşvermez. Şımarıksın sadece senin sorunların var, sorun dinlemek istemiyorsun. Hislerimin sana karşı hala aynı olduğunu zannediyorsun sanırım beni, aptal aşıklar gibi peşinde pervane olanlarla karıştırıyorsun. Yanılıyorsun,yanıldın hep yanılacaksın. Hayatımın sahnesinde senin oynadığın rol bitti.

Heyecanlar

yazın mavi akşamlarıyla ineceğim patikalara
buğdaylarla bezeli ufak otları çiğneyerek:
ayaklarımda o tazelik, aklım bir karış havada
bırak yıkasın çıplak başımı rüzgar diyerek

konuşmayacağım, düşünmeyeceğim bir an bile:
lakin tırmanacak içimde bitmek bilmez aşk
ve ben uzağa, uzaklara gideceğim derbedercesine
doğayla, ve mutlu, sanki bir kadınlaymışçasına

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Dorukların Uykular Üstünde Yükseldiği Yer


Büyük kayalar bana dedi ki aramıza geliyorsun ama
Seni saran bu yürek yok mu hiç yeryüzünde
Başımı salladım ve öldü diye yanıtladım
Dilsiz koca kayalar diz çöktüler önümde.

16 Ağustos 2009 Pazar

Ruh Ölümü

Ruhumun ölümü gerçekleştirdim. Öldürdüm onu bir daha hiç yara almaması için. Ruh ölünce beden ne yapar? Yaşar öylesine, anlamsızca amaçsızca. Özlem duygum yok, sevgi, nefret, kin hiçbir şey hissetmiyorum artık, düşünmüyorum bile sadece bedenim yaşıyor. Deli gibi kitap okuyup, film seyrediyorum, kelimelerin anlamını düşünmeden, filmlerin mesajlarını irdelemeden. Sadece okuyup, seyrediyorum.
Dışarı çıkıyorum, bir kafeye oturuyorum, insanları seyrediyorum, seslerini dinliyorum. Herkes aynı kalıptan çıkmış gibi. Hepsi boş geliyor, anlamsız konuşmaları beynimin içinde yankılanıyor. Kelimeleri toplayıp, bir anlam çıkartayım diyorum ama hiçbir anlama gelmiyor kelimeler ya da ben anlamlandıramıyorum kelimeleri. İnsanların konuştuğu dili bile anlamıyorum artık.
Herkes konuşuyor,annem, babam, kardeşim, patronum, arkadaşlarım, dayılarım, teyzelerim, herkes ama herkes konuşuyor ve bunların hiçbirini anlamıyorum. Her tarafta ses var çok ses var. Benimse anladığım sadece başımın deli bir şekilde ağırdığı. Ruh ölümünü gerçekleştirdim. Beden ölümü ne zaman olur bilmiyorum. Ama aklımda hep bir kare var. Filmin adı "Pi"...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Orada Kimse Var mı?

Bugün size ne aşktan, ne şiirlerden,ne filmlerden, ne kadınlardan, ne erkeklerden, ne kendimden bahsedeceğim.. İnsanlıktan bahsedelim biraz.

Hepimizin bildiği, artık hergün görmekten duymaktan bıktığımız bir cinayet var. Münevver Karabulut cinayeti. O kadar salkım saçak olmuş durumdaki, yeri bilindiği ve görüldüğü halde yakalan(a)mıyor Cem Garipoğlu denen şahıs. Bir insan katledildi. Basın sayesinde Cem Garipoğlu'nu savunan insanlar var ve fan sitesi oluşturulmuş. Bu bana Katil Doğanlar filmini hatırlattı. Bir insan katledildi ve bu bir tane değil. Her gün onlarca, yüzlerce insan katlediliyor. Gazetelerin üçüncü sayfasında kısacık haber olarak çıkıyor ve duymadığımız, basına yansımayan o kadar çok insan katli var ki.

Hayvanlar için bir tas su bırakın kampanyası başlatılmış. Yanlış anlaşılmasın hayvanlara karşı değilim. Hatta severim hayvanları, güzel bir uygulama amma peki dışarda kalan, evlerinden dışarı atılan, yetmezmiş gibi işlerinden atılan insanlar. Artık onlarca, yüzlerce insan köprü altlarında yaşıyor

Tarih 17 Ağustos 1999 saat gece 03 suları, hepimizin hatırladığı, kimimizin yaşadığı bir deprem yaşandı. Onbinlerce insan hayatını kaybetti. Resmi rakamlara göre 20bin, resmi olmayan rakamlara göre 30 binin üzerinde insan hayatını kaybetti. Olağan üstü hal ilan edilmesi gerekirken edilmedi. Bir çok ülkeden yardımlar geldi, bir kısmı ulaşmayan, bir kısmı alaşağı edilen yardımlar.

İnsanların barınmaları için evler yaptırıldı. Deprem konutları, prefabrik evler yaptırıldı. Aradan 10 sene geçti ve şimdi İran'ın yaptırdığı deprem konutlarından insanları çıkartıyorlar ve burayı vilayet lojmanları yapıyorlar. Bu insanların bir çoğu işsiz artık ve köprü altlarında yaşıyorlar.

Dün çarşıda dolaşırken bu insanların evlerini tekrar geri almaları için düzenlenen imza kampanyasına şahit oldum ve 6 kişi vardı. Sadece 6 insan, bu insanlar için uğraşıyordu ve kimse imza atmaya yanaşmıyordu. Sanki orada kimse yoktu. Herkes kendi derdine düşmüş, öylece yürüyordu. Attım imzamı ve pek çok insanın yaptığı gibi sahte isim ve soyadımla değil. Gerçek ismim ve soyadımla.

Orada kimse var mı? Bu insanlar sadece imza bekliyor evlerine tekrar kavuşabilmek için. Herşeyden önce İNSAN

scream

çok mu önemlidir anlamak, anlaşılmak? Neden kimse beni anlamıyor diyorum ki? Ben kendimi anlayabiliyorum mu da anlaşılmak istiyorum. Kendime sorduğum ne çok soru var bu aralar

7 Ağustos 2009 Cuma

DE GÜLÜM

de gülüm! De ki: ela birgünde geleceğim
istanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın. Hepsi, darmadağın!
üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın!

de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven!
güven bana gülüm!
sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
hasretten - hakikatten- ten değiştiren yüzüm!

göreceksin gülüm! Bekle!
hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
hainlere, ezilmelere alışacak...
göreceksin – sevinçten ağlayacaksın gülüm - ki
işte o vakit bana – doğrudur! -
şair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak!

bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var
sokaklar var, kediler!
inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize!
ölüm inananlar için sessizce
kara kaplı kitaplardan çıkartılacak...
göreceksin gülüm! bekle, göreceksin!
Artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
Bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak

4 Ağustos 2009 Salı

...

Küçükken hiç oyuncağım olmadı benim. Başkalarının elinde oyuncak oldum. Her söylenene inandım. Hala da inanırım. Sevgili annem beni kandırmayı çok sever. Bir teyzemizin daha olduğu yalanına yıllarca inandım. Oysa ben olmayan teyzemizi çok sevmiştim. Yıllarca onunla tanışma hayali kurdum. 3 teyze neyime yetmiyorsa...

Büyüdüm annem hala beni kandırmaya çalışır. Üstelik başarır da çok mu safım acaba. Sade annem olsa iyi teyzelerim de annemle ortak olur hep beraber yalanlarına ortak ederler beni. Saf ben inanırım, 4 kadın söylüyor inanmayıp ta netçen. 1 hafta 2 hafta hatta bazen bir ay sürdürürler bu yalanı. Aradan geçen zaman sonra anneme konuyla ilgili birşey sorduğumda " üfff Özgür ne safsın, yalan söyledik sana" der. Derim niye beni kandırıyosunuz diye de sen de inanma der annem hep. Evet evet safım ben, kandırılmaya müsaitim. Kandırın beni!

Bu arada yanlış anlaşılmasın, söyledikleri yalanlar asla canımı acıtacak yalanlar değil, onu yapmazlar zaten. Canımı acıtacak yalanları başkaları söyledi. Neyse geçelim.

Oyuncaklardan bahsediyordum ben. Nerden nereye geldim. Dediğim gibi küçükken hiç oyuncağım olmadı. 5 yaşındaki çocuk ne yapar? Oyuncakçılara girer, oyuncakları karıştırır, şunu bunu ister. Ama ben ne yapıyordum. Kitapçılara girip, kitapların resimlerine bakıyordum ve kitap istiyordum. Hala der annem küçükken de cinstin, hala cinssin. Evet cinsim! Bu yüzdendir çizgi romanlara hasta olmam, çizgi filmleri sevmem. Dün akşam kuzenimi sinemaya götürdüm. Abi, dedi, ilk defa senin yaşında birinin çizgi filmleri sevdiğini gördüm dedi :) Ne yapayım. Renklerin gizemli dünyasında kaybolmayı seviyorum. Beni benden alıyor. Tasadan dertten uzak 2 saat geçiriyorum. He oyuncaklar, artık var oyuncaklarım kah ben alıyorum, kah kardeşim alıyor. Her doğum günümde kardeşim oyuncak alır bana. Bazen kendime doğum günü yapıp ben kendime hediye alırım. İçimdeki çocuk büyümedi. Oturdu kaldı oturduğu yerde. Büyümesin o da büyürse ben kiminle oynayacağım!

Kitapçılar demiştim bir yerlerde. 5 yaşında kapı numaralarını okurdum. 6 yaşında trt de büyüklere okuma yazma öğreten bir program vardı. Ordan öğrendim okumayı, annem öğrendiğinde okumayı bildiğimi kısa bir şok geçirdi. Belki de uzundur bilmiyorum. İlk kitaplarım çizgi romanlardı. Zagor ve Red Kit, sonra Ten Ten ve Asterix geldi. En büyük avantajım babamın Seka da çalışmasıydı. Kırpıntıdan kitap getirirdi. Ne salak insanlar derdim kitapları atıyorlar. Kitaplar atılır mı hiç. Onlar en büyük hazine. Onlar atıyor, kitaplar bana kalıyordu ne güzel.Uzun bir süre kitaba para vermedim. Ama bu beni şımartmadı tabii, kitaplar çok pahalı diye hayıflanmadım hiç, aldım birsürü kitap, hala da alırım. Annem ( biliyorum çok annem dedim) derdi ki; "bu kadar okuma en sonunda kafayı yiyecen" Haksız çıkartmak istemedim annemi. Kapı gibi raporum vardı. Üzerinde Bipolar bozuk yazan. Kayboldu ama raporum, bir daha da almadım. Herkese diyorum düzeldim. Herkes beni akıllı sanıyor. Ama şşşş kimseye söylemeyin aramızda kalsın. Ben normal değilim!

29 Temmuz 2009 Çarşamba

...

"Hepiniz öylesiniz,hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey vermeden her şeye sahip olmak istiyorsunuz. Oysa değişimin bedeli vardır. Gömlek değiştirirken sancılanmamak mümkün mü? Yitirerek kazanırsınız. Kazanmanın başka yolu yoktur. Çoğu kez yitirdiğin ya da yitirdiğini düşündüğün şeyler de, senin sandığın kadar değerli, vazgeçilmez değillerdir. Çoğu zaman bir özveri değildir bu. Sen öyle sanırsın. Bir değişmedir yalnızca. Bir banko. Çünkü ümit etmenin de bir bedeli vardır." **

26 Temmuz 2009 Pazar

...

(kucağında açık duruyordu kitap.
zamanında okumamıştım.
zamanla okuyacaktım o şiiri)

her defasında koridorun sonundaki duvarla yüzyüze geleceğini bilirsin, aynı daracık yolu geriye katedeceğini bilirsin. Yaşamımı kurutan şey bu bilebilelik oldu her zaman.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Scream

Blog dünyası ne acayipmiş. Başka bir sitede hakkımda dönenleri öğrendikçe hümanizmamdan kaybediyorum. Beni destekleyen görünenlar aslında köstekleyenlermiş. Hiçbir zaman popülerlik iddiam olmadı. Çalışmadım da popüler olmaya ama sayelerinde az popüler değilmişim. Sadece yazdım içimden geçenleri, yorumlarda anlamlar aramam gerekirmiş öğrendim ve yorum yaparken dikkat etmem.
Aşkta yaşamamak gerekiyor blog dünyasında, yazdığınız herşeyin altında anlam aramaya başlıyorlar sonra. Aşkı seviyorum, aşkın olgusunu da seviyorum. Aşk hakkında yazmam ya da aşk hakkında yazılanları paylaşmam aşık olduğumu veya hala aşık olduğumu göstermez ki. Ben bunu kimseye anlatamıyorum. Bunun için bu kadar çığlık yeter.

3 Temmuz 2009 Cuma

Aşk Bir Fırsattır

Ya biz binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz? Aksam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz, omuzumuza

dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omuzun, belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu, değerini biliyor, biricikliğini,
benzersizliğini anlayabiliyor muyuz?

Yoksa hayati sonsuz,fırsatları sayısız sanıp kendimizi hep ileride bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu?

Karşımıza zamansız çıkmış insanları yolumuzun dışına sürerken bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz? Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir, her zaman ayni fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını
ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitilmeden yıprattığımız dostlukların,savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün. Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz, ya da olanlar olması gerekenler değildir. Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir hayatımızdan kayan Yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir.

Kedilerin özel bir anini yakalamak gibidir kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları "bir gün" geçmişte kalmıştır oysa; hani su karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığımız, omuzunuzun üzerinden söyle bir baktığınız sonra da boşverip "Nasıl olsa ileride bir gün tekrar karşıma çıkar."
dediğinizdir. Oysa tam da o gün bu zalim şehri terketmiştir o, boş yere bu sokaklarda aranırsınız...

18 Haziran 2009 Perşembe

HOŞÇAKAL

siyah beyaz tuşlarında piyanomun
seni çalıyorum şimdi
çaldıkça çoğalıyorsun odada
sen arttıkça ben kayboluyorum

seni doğuruyorum geceye
adını koyuyorum aya bakarak
her şey sen oluyor her yer sen
ben ölüyorum

sesini duyuyorum rüyalarımda
gözlerimi kamaştırıyor ışığın
rüzgar sen gibi dokunuyor bana
ben doğuyorum

duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç
dokunmuyorsun bana
sen gibi bir şimşek çakıyor
tam kalbime düşüyor yıldırımı
ben gidiyorum