Kimin hayatını yaşıyorsun sen?Kendininkini mi? Öyle mi? Hep mi? Dursan baksan şimdi ne kadar kaldın bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsın? Dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden?"olması gereken bu" diye,"Hayatın zaten pek fazla numarası yok"?"Zaten daha ne olacaktı?" diye..."Burası iyi,güvenli" diye diye diye...
Ne kadar yol gittin kendinden hikayeler anlata anlata? Düşünsene, o hikayelerle ne kadar çok zaman oyalandın aslında başkasının olan hayatlarda? Oysa bi gün...
Kendine geri yürüyeceksin.Bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri dönüş yolunu kaybetmeyesin.
Beyaz çakıllar bırak...
Dikkat et. Bir gün geri dönüş yolu için kendine beyaz çakıl taşları bırak mümkünse. Çünkü sonra dönüp geriye baktığında kendine geri giden yolu hiç bulamayabilirsin.Yerini yönünü şaşırıp, ormanda çöküp kalmış çocuk gibi etrafında çoğalan seslerden korkabilirsin.
Bir gün, söylüyorum sana, büyük bir sarsıntıyla kendini bir vitrin camında göreceksin. İnsanlar gelip geçecek arkandan, hayat arkada akmaya devam edecek. Sen donakalacaksın.
Elinde çantan olacak belki, çantana şaşıracaksın. Üzerindeki paltoyu kim yapıştırdı sana, bu atkıyı kim sardı boynuna?Bu yüze çizgileri hangi kayıp zamanlar çizdi? Sen oradamıydın o zaman?
"Bütün bunlar oldu mu?" diye şaşıp öylece vitrin camında eskidenki bir halini göreceksin. Kendini ne kadar özlemiş olduğunu düşünüp öylece, arkadan insanlar akarken, yollar geçerken arkandan, içinde çekirdeğin burularak,bir gün söylüyorum sana, kendine geri dönmekten başka bir çaren olmadığını göreceksin.
"Bedeli neyse ne!" diyeceksin."Kim üzülürse üzülsün!" diyeceksin "Olacaksa olsun bütün ayıplar". İnsan ancak yeniden canlanınca anlar ne kadar cansızlaştığını. Yeninden kıpırdamaya başlayınca damarın anlarsın o ana kadar kendini uyuttuğunu. Yaşamaktan başka ne varsa onları yapıyor olduğunu.
İşte tam o zaman önünde derin, dibi görünmeyen bir uçurum açılacak. Sen eğer o yardan aşağıya atlamazsan en derin karanlıklardan daha karasına gömülecek gibi hissedeceksin kendini.
Artık bu hayat, bu başkasının olan, yakanı paçanı bıraksın, o uçurumun dibinde en beter cehennem olsa da atlayayım isteyeceksin. İşte böylece tuhaf bir yanılsamayla, kendinden binlerce hayat mili uzaklaşmış olsan da, tuhaftır hakikatten bu yanılsama, bir anda kendine geri döneceksin. Kalbin yeniden sana ait olacak o zaman, ellerin sana geri gelecek ve bu çanta, bu palto senin üzerindeki bir şaka gibi duracak.
Hiç korkma, oldu mu?Çünkü hayat, kendini hayattan geri alanın önünde eğilir sadece. Gerisi sadece ödüldür. Ancak kendi kendine kavuşan insan geceleri köpeklerin saldırısan uğramadan uyur.
Yatakların altından canavarlar gider bir anda, evler ferahlar, sokaklar kıvırıla kıvrıla gıdıklar yeryüzünü. Yatakların altından canavarlar temizlenir, bir kere daha söyleyeyim.
Korkuları yenebilmek
Sana ne diyeceğim biliyor musun? Anladım ben bütün o masallarda neden canavarları öldüren bir garibana verdikleri prensesleri. Çünkü ancak korkuları öldürenler hak ediyor, o güzel kızları, kraliyet sofralarını, o sonsuz şölenleri. Ancak canavarları öldürenler ispatlıyor insanlara yeniden, korkuların yenilebileceğini.
Onlar işte, insanlığın aradığında bulacağı geri dönüş yollarındaki, beyaz, parlak, küçük çakıl taşları gibi duruyorlar. Hergün aslında onlar ve her gece, sana, bana, diğerlerine herkesin kendine ait olabileceğini, herkesin sadece kendine ait olduğunu söylüyorlar. Ah!ne güzel oluyor o zaman. Ne güzel oluyor uyandığın ilk sabah...
28 Ocak 2010 Perşembe
20 Ocak 2010 Çarşamba
Bir Düşün İçinde Bir Düş
Alnına konsun bu öpüş!
Ve, şimdi senden ayrılırken,
İtiraf edeyim ki-
Günlerimi bir düş
Sayarken yanılmıyorsun;
Ama, umut gitmişse uzaklara
Bir gece ya da bir gün
Bir görüntüde ya da bir şeyde olmaksızın
Fark eder mi bu yüzden?
Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz
Yalnızca bir düş içinde bir düş.
Kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının
Haykırışları içinde duruyorum:
Ve altın kum taneleri
Tutuyorum avucumda-
Ne kadar az! Ama nasıl da
Süzülüyorlar parmaklarımın arasından derinlerine
Ben ağlarken - ben ağlarken!
Ah Tanrım! Daha sıkı
Tutamaz mıyım onları?
Ah Tanrım! Tekini bile kurtaramaz mıyım acımasız
dalgadan?
Bir düşün içinde bir düş mü
bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?
18 Ocak 2010 Pazartesi
Hayatımın Zirvesi
Ben eskiden (Ne çok söylemeye başladım ben eskiden, ben küçükken demeye, sanırım yaşlanıyorum) 35 yaşımda hep hayatımın zirvesinde olacağımı söylerdim. Ama sanırım inanarak söylememişim. Annem bana hep "seni 35 yaşından önce evlendirmeyeceğim" derdi. Annem sanırım inanarak söylemiş. Gerçi söylediğine şimdi pişman ama :) Bazen evlilik konusunda konuştuğumuzda dalgasını geçeriz bunun. Keşke demeseymişim öyle der. Aklıma başka bir şey geldi ve sordum. "Peki dedim göbek bağımı nereye attın" "Sanırım evde bir yere sakladım" dedi. "İşte" dedim "onun için ben evi seviyorum" "Aa" dedi "Sana her şeyi ben yapmışım" :) Bu işin esprisi tabii ki, ilk çocuk olduğumdan dolayı, tecrübesiz olduğunu her zaman söyler annem."Seni deneyerek yetiştirdik, kardeşinde tecrübe kazandık" Ama hiç bir zaman haklarını ödeyemem tabii ki.
Kabul ediyorum ki bazı şeyleri ben kendi kendime yaptım. İnatçı değildim, benden ne istenirse yaptım. Olabilecek şeyleri, başka şeylerin olmayacağını bilerek, yine de umut ederek bekledim. Ayağıma gelen fırsatları teptim. Nihayetinde beklediklerim olmadı, fırsatlarım kaçtı. Ümit etmek boşa çaba.
İyimserlik çabalarım ise boşa nafile, kendime duvarlar öreyim diyorum ama sanırım fazla kırılganım. Harcı karıştırırken ya çimentodan ya demirden çalıyorum. Kimseyi kırmayı sevmiyorum, ne savaşlardan ne kavgalardan hoşlanırım. Susmanın en büyük silahım olduğunu düşünürdüm ki bu da bir yanılgıymış. İnsanlar için susmak, büyük günah sayılıyor. Susuyorsan suçlusun. Ama insanlar acımadan, laflarını tartmadan iğneli oklarını sallıyorlar da sallıyorlar. Kimseyi kırmaya çalışmazken, kırılan hep ben oldum ve oluyorum.
Anladım ki sabır bir yere kadarmış. Artık hiçbirşeye ve hiç kimseye karşı sabrım kalmadı. Beklerken hayatımdan günler boşa gitti.
Evet 34 yaşındayım ve hayatımın zirvesindeyim, tersten
Kabul ediyorum ki bazı şeyleri ben kendi kendime yaptım. İnatçı değildim, benden ne istenirse yaptım. Olabilecek şeyleri, başka şeylerin olmayacağını bilerek, yine de umut ederek bekledim. Ayağıma gelen fırsatları teptim. Nihayetinde beklediklerim olmadı, fırsatlarım kaçtı. Ümit etmek boşa çaba.
İyimserlik çabalarım ise boşa nafile, kendime duvarlar öreyim diyorum ama sanırım fazla kırılganım. Harcı karıştırırken ya çimentodan ya demirden çalıyorum. Kimseyi kırmayı sevmiyorum, ne savaşlardan ne kavgalardan hoşlanırım. Susmanın en büyük silahım olduğunu düşünürdüm ki bu da bir yanılgıymış. İnsanlar için susmak, büyük günah sayılıyor. Susuyorsan suçlusun. Ama insanlar acımadan, laflarını tartmadan iğneli oklarını sallıyorlar da sallıyorlar. Kimseyi kırmaya çalışmazken, kırılan hep ben oldum ve oluyorum.
Anladım ki sabır bir yere kadarmış. Artık hiçbirşeye ve hiç kimseye karşı sabrım kalmadı. Beklerken hayatımdan günler boşa gitti.
Evet 34 yaşındayım ve hayatımın zirvesindeyim, tersten
27 Aralık 2009 Pazar
Çimen Yaprakları
Şimdi beni avucunun içine aldın ya, kim olursan ol,
Herşey boşa gidecek birşey eksik kalırsa,
Açıkça uyarıyorum seni daha fazla üstüme gelmeden,
O sandığın kişi değilim ben, bambaşka biriyim.
Kim benim yolumdan yürümeye kalkar ki?
Kim talip olur benim dostluk ve sevgime?
Yol kuşkulu, sonuç belirsiz, yok edicci belki de.
Terk etmen gerekecek başka ne varsa, yalnız ben
umacağım senin biricik ölçütün olmayı,
Çıraklık dönemin bile uzun ve zorlu geçecek o zaman,
Vazgeçmen gerekecek tüm bir yaşam biçiminden
ve çevrendeki yaşamlara uyumundan,
O yüzden bırak beni başın daha fazla belaya girmeden,
çek elini omuzumdan,
Beni yere bırak ve kendi yoluna git.
Herşey boşa gidecek birşey eksik kalırsa,
Açıkça uyarıyorum seni daha fazla üstüme gelmeden,
O sandığın kişi değilim ben, bambaşka biriyim.
Kim benim yolumdan yürümeye kalkar ki?
Kim talip olur benim dostluk ve sevgime?
Yol kuşkulu, sonuç belirsiz, yok edicci belki de.
Terk etmen gerekecek başka ne varsa, yalnız ben
umacağım senin biricik ölçütün olmayı,
Çıraklık dönemin bile uzun ve zorlu geçecek o zaman,
Vazgeçmen gerekecek tüm bir yaşam biçiminden
ve çevrendeki yaşamlara uyumundan,
O yüzden bırak beni başın daha fazla belaya girmeden,
çek elini omuzumdan,
Beni yere bırak ve kendi yoluna git.
19 Aralık 2009 Cumartesi
Haz ve Izdırab
Sonra bir kadin konustu:
'Bize haz ve istiraptan bahset.'
Ve o cevap verdi:
'Hazziniz, istirabinizin maskesiz halidir.
Ve kahkahanizin yükseldigi ayni kuyu,
sik sik gözyaslarinizla dolar.
Baska türlü olabilmesi mümkün müdür?
Istirabin içinize kazidigi alan ne kadar
derin olursa, o denli çok hazzi içerebilir.
Ve sarabinizi tasiyanla, çömlekçinin firininda
yanan ayni kadeh degil midir?
Ve sesi ruhunuzu oksayan lavta, daha önce
biçaklarla oyulan tahtayla bir degil midir?
Kendinizi neseli hissettiginizde
kalbinizin derinliklerine inin.
Farkedeceksiniz ki, size bu sevinci veren,
daha önce üzülmenize neden olmustu.
Üzgün oldugunuzde, tekrar kalbinize dönün.
Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir sey için agliyorsunuz.
Bazilariniz, 'Haz, istiraptan daha anlamlidir' der;
digerleri ise, 'Hayir, istirap daha anlamlidir'.
Bense, ikisi birbirinden ayrilamaz, diyorum.
Onlar beraber gelirler.
Ve siz, bir tanesiyle masanizda otururken,
unutmayin ki, digeri de yataginizda uyuyordur.
Gerçekte siz, hazzinizla istirabiniz
arasinda bir terazi konumundasiniz.
Sadece bos oldugunuzda, hareketsiz
ve dengede kalabilirsiniz.
Bir hazine avcisi, altin ve gümüsünü tartmak için
sizi kullandiginda, haz ve istirap kefeleriniz,
ister istemez, yükselip alçalacaktir.'
'Bize haz ve istiraptan bahset.'
Ve o cevap verdi:
'Hazziniz, istirabinizin maskesiz halidir.
Ve kahkahanizin yükseldigi ayni kuyu,
sik sik gözyaslarinizla dolar.
Baska türlü olabilmesi mümkün müdür?
Istirabin içinize kazidigi alan ne kadar
derin olursa, o denli çok hazzi içerebilir.
Ve sarabinizi tasiyanla, çömlekçinin firininda
yanan ayni kadeh degil midir?
Ve sesi ruhunuzu oksayan lavta, daha önce
biçaklarla oyulan tahtayla bir degil midir?
Kendinizi neseli hissettiginizde
kalbinizin derinliklerine inin.
Farkedeceksiniz ki, size bu sevinci veren,
daha önce üzülmenize neden olmustu.
Üzgün oldugunuzde, tekrar kalbinize dönün.
Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir sey için agliyorsunuz.
Bazilariniz, 'Haz, istiraptan daha anlamlidir' der;
digerleri ise, 'Hayir, istirap daha anlamlidir'.
Bense, ikisi birbirinden ayrilamaz, diyorum.
Onlar beraber gelirler.
Ve siz, bir tanesiyle masanizda otururken,
unutmayin ki, digeri de yataginizda uyuyordur.
Gerçekte siz, hazzinizla istirabiniz
arasinda bir terazi konumundasiniz.
Sadece bos oldugunuzda, hareketsiz
ve dengede kalabilirsiniz.
Bir hazine avcisi, altin ve gümüsünü tartmak için
sizi kullandiginda, haz ve istirap kefeleriniz,
ister istemez, yükselip alçalacaktir.'
8 Aralık 2009 Salı
Huzursuz Etmek İstiyorum
George Orwell "1984" adlı romanında despotizmin egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Yönetim tek egemen güçtür. İnsanlar sindirilmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlaki ve insani duygular yok edilmiştir. Kimse düşündüğünü söyleyemiyordur ve kimse birbirine güvenmez.
Bu romanı George Orwell 1949 yılında yazmıştır. Orwell gelecek korkusuyla yazmış bu romanı ve ne yazık ki bir çok şey gerçek olmuştur.
Ray Brudbary nin yazdığı "Fahrenheit 451" kitabı ise, her ne kadar 87 yaşında iken inkar etse de, sansür ve otoriter devlet üzerineydi. Romanda “kitap, üzerine yönelmiş dolu bir silahtır” der devlet ve “Onlara felsefe ya da sosyoloji gibi şeyler verme, o zaman mutsuzlukları artar” der.
İki kitap biri 1949 yılında diğeri 1951 yılında yazılmış 2 roman. İkisi de bir ütopya! devlet üzerine kurulu.
60 sene sonra bugün ise sene 2010'a merdiven dayamışken, ne yazık ki yazdıkları romanlar ütopya olmaktan çıkmış durumda. Bilirler miydi acaba korktukları devlet şeklinin aynen yaşanacağını.
Herkes dinleniyor, herkes birbirini gammazlıyor, herkes paranoyak bir şekilde dinlendiğini düşünüyor. Kimsenin birbirine itimadı kalmamış.
Herkes birbirini vuruyor, her köşede bir cinayet haberi, ahlaki çöküntü ise almış başını gidiyor, tecavüzler her gün artıyor.
Ve diyorlar "Köşe yazarları ne kadar az yazarsa o kadar huzurlu oluruz" 4 maymunu oynayın diyorlar. Diyorlar ki. "Görmeyin, duymayın, konuşmayın, yazmayın. Okumayın, okursanız huzursuz olursunuz, görmeyin,duymayın, gördüklerinize ve duyduklarınıza inanamazsınız, konuşmayın, yazmayın huzursuz edersiniz. Huzur istiyorsanız, bizim seçtiğimiz gazeteleri okuyun, bizim kanallarımızı seyredin, sizler için seçtiğimiz televizyonu seyredin. Eğlenceli şeyler var televizyonda. Televizyon izleyin mutlu olun. Eğlenin, evlenin, hangi ünlü kimin bacağını sıkmış tramvayda öğrenin, yemek yapın, paylaşın, kavga edin. Ciddi şeyler okursanız, seyrederseniz, yazarsanız huzursuz olursunuz."
Huzurum kalmadı, huzurlu olanları da huzursuz etmek istiyorum ve elimden geldiğince de huzursuz edeceğim.
Bu romanı George Orwell 1949 yılında yazmıştır. Orwell gelecek korkusuyla yazmış bu romanı ve ne yazık ki bir çok şey gerçek olmuştur.
Ray Brudbary nin yazdığı "Fahrenheit 451" kitabı ise, her ne kadar 87 yaşında iken inkar etse de, sansür ve otoriter devlet üzerineydi. Romanda “kitap, üzerine yönelmiş dolu bir silahtır” der devlet ve “Onlara felsefe ya da sosyoloji gibi şeyler verme, o zaman mutsuzlukları artar” der.
İki kitap biri 1949 yılında diğeri 1951 yılında yazılmış 2 roman. İkisi de bir ütopya! devlet üzerine kurulu.
60 sene sonra bugün ise sene 2010'a merdiven dayamışken, ne yazık ki yazdıkları romanlar ütopya olmaktan çıkmış durumda. Bilirler miydi acaba korktukları devlet şeklinin aynen yaşanacağını.
Herkes dinleniyor, herkes birbirini gammazlıyor, herkes paranoyak bir şekilde dinlendiğini düşünüyor. Kimsenin birbirine itimadı kalmamış.
Herkes birbirini vuruyor, her köşede bir cinayet haberi, ahlaki çöküntü ise almış başını gidiyor, tecavüzler her gün artıyor.
Ve diyorlar "Köşe yazarları ne kadar az yazarsa o kadar huzurlu oluruz" 4 maymunu oynayın diyorlar. Diyorlar ki. "Görmeyin, duymayın, konuşmayın, yazmayın. Okumayın, okursanız huzursuz olursunuz, görmeyin,duymayın, gördüklerinize ve duyduklarınıza inanamazsınız, konuşmayın, yazmayın huzursuz edersiniz. Huzur istiyorsanız, bizim seçtiğimiz gazeteleri okuyun, bizim kanallarımızı seyredin, sizler için seçtiğimiz televizyonu seyredin. Eğlenceli şeyler var televizyonda. Televizyon izleyin mutlu olun. Eğlenin, evlenin, hangi ünlü kimin bacağını sıkmış tramvayda öğrenin, yemek yapın, paylaşın, kavga edin. Ciddi şeyler okursanız, seyrederseniz, yazarsanız huzursuz olursunuz."
Huzurum kalmadı, huzurlu olanları da huzursuz etmek istiyorum ve elimden geldiğince de huzursuz edeceğim.
4 Aralık 2009 Cuma
İletişimsizlik
Teknolojik aletleri seviyorum. Teknolojinin her türünü severim. İlerde kendime ait bir evim olursa bir odasını teknolojik aletlerle donatmayı düşünüyorum. Neyse ama biz herşeyin olduğu gibi teknolojinin de b.kunu çıkartmayı başaran bir milletiz.
Ara kuşak diyorum benim yaş civarında olanlara. Herşeyin yenilendiği bir devire denk geldik. Teknolojinin geliştiği, başımızın döndüğü bir devir. Siyah beyaz televizyondan, renkli televizyona, tek kanallı televizyondan çok kanallıya, commodore 64 lerden bilgisayara, ev telefonlarından cep telefonlarına geçildiği bir zaman bir zamanımız. Tam bir ara kuşağız yani.
Çocukluğumda kurmalı telefonların olduğunu hatırlıyorum. Manyetolu mu deniyordu yoksa. Herneyse. Telefonun yanında kurma kolu vardı. Çeviriyordun ve karşına santral çıkıyordu. Santrale numaranı söylüyordun ve bağlıyordu. Şimdi düşününce çok ilginç geliyor. Zaman geçtikçe cep telefonları olmadan ne yaptığımızı da düşünür oldum.
Teknoloji ilerliyor ilerlemesine fakat bizim iletişimimizi kaybediyoruz. Bir çok insan birbiriyle iletişemiyor artık. Cep telefonları yalan söylemek için bulunmaz bir kaynak. " Abi evde değilim, şehir dışındayım" "Şarjım bitiyor, tel çekmiyor" gibi bir sürü yalanlar söylemek gayet mevcut hale geldi. Herkes birbirine yalan söyleyebiliyor artık.
Sanal bir dünyada yaşıyoruz. Arkadaşlıklarımız dostluklarımız, hatta aşklarımız bile sanal hale geldi. Sanalda tanıdığınız insanın, gerçekte çok daha farklı biri çıkma olma olasılığı hayli yüksek. Neden olduğundan farklı bir şekilde göstermeye çalışır kendini insan, bir türlü anlamış değilim. Olmak isteyip te olamadıkları yüzünden mi, yoksa kendi egosunu tatmin mi? Sosyologlara bırakalım bu konuyu.
Evet teknoloji iyi bir şey, güzel bir şey ama kullanmasını bilene. İletişimizi kaybediyoruz. Nasıl iletişim kurulur bilmiyoruz. Hatta telefonda nasıl konuşulur onu bile unuttuk. Bu en çok iş yerimde başıma geliyor. Sanırım telefonları cep telefonları gibi sanıyorlar ve numaralarının gözüktüğünü. Arıyorlar ve "Bana x kişiyi versene", "y kişiyi ver bana", "orası neresi" gibi soruları soruyorlar. Ya da "X abi sizde şu var mı","Y orda mı","Z malının fiyatı ne kadar" gibi sorular soruyorlar telefonu açar açmaz. Telefon kullanma şekli değişti mi? Ben mi yıllardan beri yanlış biliyordum. Benim bildiğim önce kendini tanıtırsın. Aradığın yer olup olmadığını teyit edersin. Kiminle görüşmek istiyorsan onu istersin. Ya da ne istiyorsan onu söylersin. Budur ve bu çok basit bir iletişim kuralıdır. Yani en azından ben öyle gördüm. Ya da kurallar değişti benim haberim yok. Değiştiyse kurallar bana da haber verirseniz sevinirim. Geri kalmayayım.
Bol iletişimli günler dilerim.
Ara kuşak diyorum benim yaş civarında olanlara. Herşeyin yenilendiği bir devire denk geldik. Teknolojinin geliştiği, başımızın döndüğü bir devir. Siyah beyaz televizyondan, renkli televizyona, tek kanallı televizyondan çok kanallıya, commodore 64 lerden bilgisayara, ev telefonlarından cep telefonlarına geçildiği bir zaman bir zamanımız. Tam bir ara kuşağız yani.
Çocukluğumda kurmalı telefonların olduğunu hatırlıyorum. Manyetolu mu deniyordu yoksa. Herneyse. Telefonun yanında kurma kolu vardı. Çeviriyordun ve karşına santral çıkıyordu. Santrale numaranı söylüyordun ve bağlıyordu. Şimdi düşününce çok ilginç geliyor. Zaman geçtikçe cep telefonları olmadan ne yaptığımızı da düşünür oldum.
Teknoloji ilerliyor ilerlemesine fakat bizim iletişimimizi kaybediyoruz. Bir çok insan birbiriyle iletişemiyor artık. Cep telefonları yalan söylemek için bulunmaz bir kaynak. " Abi evde değilim, şehir dışındayım" "Şarjım bitiyor, tel çekmiyor" gibi bir sürü yalanlar söylemek gayet mevcut hale geldi. Herkes birbirine yalan söyleyebiliyor artık.
Sanal bir dünyada yaşıyoruz. Arkadaşlıklarımız dostluklarımız, hatta aşklarımız bile sanal hale geldi. Sanalda tanıdığınız insanın, gerçekte çok daha farklı biri çıkma olma olasılığı hayli yüksek. Neden olduğundan farklı bir şekilde göstermeye çalışır kendini insan, bir türlü anlamış değilim. Olmak isteyip te olamadıkları yüzünden mi, yoksa kendi egosunu tatmin mi? Sosyologlara bırakalım bu konuyu.
Evet teknoloji iyi bir şey, güzel bir şey ama kullanmasını bilene. İletişimizi kaybediyoruz. Nasıl iletişim kurulur bilmiyoruz. Hatta telefonda nasıl konuşulur onu bile unuttuk. Bu en çok iş yerimde başıma geliyor. Sanırım telefonları cep telefonları gibi sanıyorlar ve numaralarının gözüktüğünü. Arıyorlar ve "Bana x kişiyi versene", "y kişiyi ver bana", "orası neresi" gibi soruları soruyorlar. Ya da "X abi sizde şu var mı","Y orda mı","Z malının fiyatı ne kadar" gibi sorular soruyorlar telefonu açar açmaz. Telefon kullanma şekli değişti mi? Ben mi yıllardan beri yanlış biliyordum. Benim bildiğim önce kendini tanıtırsın. Aradığın yer olup olmadığını teyit edersin. Kiminle görüşmek istiyorsan onu istersin. Ya da ne istiyorsan onu söylersin. Budur ve bu çok basit bir iletişim kuralıdır. Yani en azından ben öyle gördüm. Ya da kurallar değişti benim haberim yok. Değiştiyse kurallar bana da haber verirseniz sevinirim. Geri kalmayayım.
Bol iletişimli günler dilerim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)