19 Aralık 2009 Cumartesi

Haz ve Izdırab

Sonra bir kadin konustu:
'Bize haz ve istiraptan bahset.'

Ve o cevap verdi:

'Hazziniz, istirabinizin maskesiz halidir.
Ve kahkahanizin yükseldigi ayni kuyu,
sik sik gözyaslarinizla dolar.

Baska türlü olabilmesi mümkün müdür?
Istirabin içinize kazidigi alan ne kadar
derin olursa, o denli çok hazzi içerebilir.

Ve sarabinizi tasiyanla, çömlekçinin firininda
yanan ayni kadeh degil midir?

Ve sesi ruhunuzu oksayan lavta, daha önce
biçaklarla oyulan tahtayla bir degil midir?

Kendinizi neseli hissettiginizde
kalbinizin derinliklerine inin.

Farkedeceksiniz ki, size bu sevinci veren,
daha önce üzülmenize neden olmustu.

Üzgün oldugunuzde, tekrar kalbinize dönün.
Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir sey için agliyorsunuz.

Bazilariniz, 'Haz, istiraptan daha anlamlidir' der;
digerleri ise, 'Hayir, istirap daha anlamlidir'.

Bense, ikisi birbirinden ayrilamaz, diyorum.

Onlar beraber gelirler.
Ve siz, bir tanesiyle masanizda otururken,
unutmayin ki, digeri de yataginizda uyuyordur.

Gerçekte siz, hazzinizla istirabiniz
arasinda bir terazi konumundasiniz.
Sadece bos oldugunuzda, hareketsiz
ve dengede kalabilirsiniz.

Bir hazine avcisi, altin ve gümüsünü tartmak için
sizi kullandiginda, haz ve istirap kefeleriniz,
ister istemez, yükselip alçalacaktir.'

8 Aralık 2009 Salı

Huzursuz Etmek İstiyorum

George Orwell "1984" adlı romanında despotizmin egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Yönetim tek egemen güçtür. İnsanlar sindirilmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlaki ve insani duygular yok edilmiştir. Kimse düşündüğünü söyleyemiyordur ve kimse birbirine güvenmez.
Bu romanı George Orwell 1949 yılında yazmıştır. Orwell gelecek korkusuyla yazmış bu romanı ve ne yazık ki bir çok şey gerçek olmuştur.
Ray Brudbary nin yazdığı "Fahrenheit 451" kitabı ise, her ne kadar 87 yaşında iken inkar etse de, sansür ve otoriter devlet üzerineydi. Romanda “kitap, üzerine yönelmiş dolu bir silahtır” der devlet ve “Onlara felsefe ya da sosyoloji gibi şeyler verme, o zaman mutsuzlukları artar” der.
İki kitap biri 1949 yılında diğeri 1951 yılında yazılmış 2 roman. İkisi de bir ütopya! devlet üzerine kurulu.
60 sene sonra bugün ise sene 2010'a merdiven dayamışken, ne yazık ki yazdıkları romanlar ütopya olmaktan çıkmış durumda. Bilirler miydi acaba korktukları devlet şeklinin aynen yaşanacağını.
Herkes dinleniyor, herkes birbirini gammazlıyor, herkes paranoyak bir şekilde dinlendiğini düşünüyor. Kimsenin birbirine itimadı kalmamış.
Herkes birbirini vuruyor, her köşede bir cinayet haberi, ahlaki çöküntü ise almış başını gidiyor, tecavüzler her gün artıyor.
Ve diyorlar "Köşe yazarları ne kadar az yazarsa o kadar huzurlu oluruz" 4 maymunu oynayın diyorlar. Diyorlar ki. "Görmeyin, duymayın, konuşmayın, yazmayın. Okumayın, okursanız huzursuz olursunuz, görmeyin,duymayın, gördüklerinize ve duyduklarınıza inanamazsınız, konuşmayın, yazmayın huzursuz edersiniz. Huzur istiyorsanız, bizim seçtiğimiz gazeteleri okuyun, bizim kanallarımızı seyredin, sizler için seçtiğimiz televizyonu seyredin. Eğlenceli şeyler var televizyonda. Televizyon izleyin mutlu olun. Eğlenin, evlenin, hangi ünlü kimin bacağını sıkmış tramvayda öğrenin, yemek yapın, paylaşın, kavga edin. Ciddi şeyler okursanız, seyrederseniz, yazarsanız huzursuz olursunuz."
Huzurum kalmadı, huzurlu olanları da huzursuz etmek istiyorum ve elimden geldiğince de huzursuz edeceğim.

4 Aralık 2009 Cuma

İletişimsizlik

Teknolojik aletleri seviyorum. Teknolojinin her türünü severim. İlerde kendime ait bir evim olursa bir odasını teknolojik aletlerle donatmayı düşünüyorum. Neyse ama biz herşeyin olduğu gibi teknolojinin de b.kunu çıkartmayı başaran bir milletiz.
Ara kuşak diyorum benim yaş civarında olanlara. Herşeyin yenilendiği bir devire denk geldik. Teknolojinin geliştiği, başımızın döndüğü bir devir. Siyah beyaz televizyondan, renkli televizyona, tek kanallı televizyondan çok kanallıya, commodore 64 lerden bilgisayara, ev telefonlarından cep telefonlarına geçildiği bir zaman bir zamanımız. Tam bir ara kuşağız yani.
Çocukluğumda kurmalı telefonların olduğunu hatırlıyorum. Manyetolu mu deniyordu yoksa. Herneyse. Telefonun yanında kurma kolu vardı. Çeviriyordun ve karşına santral çıkıyordu. Santrale numaranı söylüyordun ve bağlıyordu. Şimdi düşününce çok ilginç geliyor. Zaman geçtikçe cep telefonları olmadan ne yaptığımızı da düşünür oldum.
Teknoloji ilerliyor ilerlemesine fakat bizim iletişimimizi kaybediyoruz. Bir çok insan birbiriyle iletişemiyor artık. Cep telefonları yalan söylemek için bulunmaz bir kaynak. " Abi evde değilim, şehir dışındayım" "Şarjım bitiyor, tel çekmiyor" gibi bir sürü yalanlar söylemek gayet mevcut hale geldi. Herkes birbirine yalan söyleyebiliyor artık.
Sanal bir dünyada yaşıyoruz. Arkadaşlıklarımız dostluklarımız, hatta aşklarımız bile sanal hale geldi. Sanalda tanıdığınız insanın, gerçekte çok daha farklı biri çıkma olma olasılığı hayli yüksek. Neden olduğundan farklı bir şekilde göstermeye çalışır kendini insan, bir türlü anlamış değilim. Olmak isteyip te olamadıkları yüzünden mi, yoksa kendi egosunu tatmin mi? Sosyologlara bırakalım bu konuyu.
Evet teknoloji iyi bir şey, güzel bir şey ama kullanmasını bilene. İletişimizi kaybediyoruz. Nasıl iletişim kurulur bilmiyoruz. Hatta telefonda nasıl konuşulur onu bile unuttuk. Bu en çok iş yerimde başıma geliyor. Sanırım telefonları cep telefonları gibi sanıyorlar ve numaralarının gözüktüğünü. Arıyorlar ve "Bana x kişiyi versene", "y kişiyi ver bana", "orası neresi" gibi soruları soruyorlar. Ya da "X abi sizde şu var mı","Y orda mı","Z malının fiyatı ne kadar" gibi sorular soruyorlar telefonu açar açmaz. Telefon kullanma şekli değişti mi? Ben mi yıllardan beri yanlış biliyordum. Benim bildiğim önce kendini tanıtırsın. Aradığın yer olup olmadığını teyit edersin. Kiminle görüşmek istiyorsan onu istersin. Ya da ne istiyorsan onu söylersin. Budur ve bu çok basit bir iletişim kuralıdır. Yani en azından ben öyle gördüm. Ya da kurallar değişti benim haberim yok. Değiştiyse kurallar bana da haber verirseniz sevinirim. Geri kalmayayım.
Bol iletişimli günler dilerim.

1 Aralık 2009 Salı

Mutlu Aşk Yoktur

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı Bu silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları Hayatım Ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da

22 Kasım 2009 Pazar

...

Bir şeyleri öğrenmek acı verse de, öğrenmenin verdiği özgürlüğü yaşıyorum. Sanırım artık ÖZGÜR leşmeye başlıyorum. Sadece biraz daha zamana ihtiyacım var. Biraz daha zaman...

16 Kasım 2009 Pazartesi

Dikkat! Satış Elemanı

Uzun zamandır yazmıyordum. Diğer sitemle ve face fan sayfasıyla uğraşmaktan pek vakit bulamadım. Anlatacak, yazacak çok şey var aslında. Haberleri okudukça bir sürü yazacak şey çıkıyor, gerçi bir çoğu sinir bozucu haberler, okkalı küfürler savuruyorum etrafa bir de dükkanda tek başına satış elemanlığı, ön muhasebe elemanlığı ve sekreterlik yapınca, bir sürü ilginç ve garip insanla karşılaşıyorsun.
En çok başıma gelen olay, bir ürün yoksa yoktur veya kalmamıştır. Ürün için hiç mi yok demenizin bir anlamı yoktur. Elimizde hiç kalmadı diyorsak hiç kalmamıştır hala ısrarla 1-2 tane bile mi yok diye ısrar ederseniz gerçekten sinirleniriz. En nihayetinde ürünleri evimize götürmüyoruz. Olsa neden vermeyelim.
Alışverişe geliyorsunuz ürün alıyorsunuz ve neyin nerde olduğunu bilmediğiniz için sürekli satış elemanına soruyorsunuz. Buraya kadar sorun yok. Görevidir size vermek zorundadır. Ama size gelen bir telefonda muhabbetinizi uzatmanız sinirlenmemize neden olur. Gerekli ve önemli olduğu zaman ve kısa tutulduğu zaman sizi anlayışla karşılaşırız. Ama gereksiz ve sırf muhabbet etmek için açtıysan o telefonu, unutmayın ki orda size bakmakla görevli olan bir İNSAN var. İşim var sonra ben seni arayayım mı demek o kadar da zor değildir.
Sürekli alışveriş yaptığınız yerdeki satış elemanlarıyla iyi anlaşıyor olabilirsiniz. Normaldir, satış elemanları herkese güleryüzlü davranmak zorundadır. Artık tanımışsınızdır. Ama onlarla enseye tokat, kanka muhabbeti yapmayın. Gerçekten sevmiyoruz.
Her dükkanda veya her toptancıda belirli bir fiyat politikası vardır. Size indirimi yaparlar. Ama indirim yapıpta söylediği fiyattan da indirip bir de "Bu kadar para yeter" derseniz gerçekten satış elemanlarını zor durumda bırakırsınız ve fiyatı siz belirleyeceksiniz, bizim ne işimiz var.
Sırf erkekler çalışıyor olabiliriz. İçerde erkek müşterilerde olabilir. Tanıdık olupta içeriye saçma sapan birşekilde girmeyin. İçerde bayan müşterilerimizde olabiliyor. ( Bunu açıklamam lazım sanırım; Çalıştığım yer sanayide, yaz günlerinin birinde bir adam geldi ve tişörtünü göğsüne kadar sıyırıp ellerini de göbeğinin üstüne koyup göbeğiyle tempo tuttu)
Bir de bir sürü insan gelip alacağınız şey aynıysa tek tek söylemeyin. Mesela 2 ltlik kavanozu bir seferde 6 tane getirebilirim. Ama tek tek kavanozları istemeniz ve bizim 6 sefer içeri gidip getirmemiz bizim için gerçekten hoş değil ve bu bize işkence.
Evet ben bir satış elemanıyım ve unutmayın ki aynı zamanda müşteriyim de :)
(Gerçekten satış elemanlarını anlayanları tenzih ediyorum)

4 Kasım 2009 Çarşamba

Yalnız Bir Opera

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin


Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını


Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar


Bana Zamandan söz ediyorlar
Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir ise yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
Aşk... Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri... panayır yerleri...
ölü kelebekler... ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BİRAZ GEÇİKİLEN
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden


Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren